Schneider Weisse Tap 4

1 Mayıs 1844 tarihinde Bavyeralı bir asker olan Korbinian Stieglmayer, Maderbrau’da 4 litre bira içtikten sonra önüne gelen 26 kreutzerlik hesabı çok fazla bulduğunu söylüyor ve biraevinin patronuyla arasında tartışma çıkıyor. “Adam mı skiyorsunuz olm siz?” şeklindeki o son küfüründen sonra ortalık alevleniyor ve patronun da “Kimin mekanında kime şekil yapıyorsun lan sen?” tepkisi üzerine Stieglmayer “Böyle durduğuma bakma, benden bi bu kadar da yerin altında var” demesiyle masalar sandalyeler havada uçuşmaya başlıyor ve etraftakiler de olaya müdahil oluyor derken iş büyüyor. Kırılmadık cam çerçeve kalmadıktan sonra Stieglmayer ve ekibi Münih sokaklarına dalarak “Her yer Maderbrau, Her yer direniş” temalı sloganlar atarak başka birahanelere de dalıyorlar ve şehirde resmen kargaşa çıkıyor. Stieglmayer’in fitilini ateşlediği isyanlarda insanlar bira fiyatları ucuzlayana kadar direniyorlar. Bir Paris gazetesinde olay şöyle yer buluyor:

“Bavyeralılar gururlu ve barışçıl insanlardır. Ama biralarını alırsanız, vahşi isyancılara dönüşürler.”

Hofbrauhaus’ta bira içen Bavyeralılar

Bu haklı direniş meyvesini veriyor. Direnişin başladığı gün Avusturya Dükü Albrecht Bavyera Prensesi Hildegard ile dünyaevine giriyor ve Bavyera Dükü (nasıl bir dönemse aq ortalık dükten barondan geçilmiyor) Ludwig I çevresinden gelen “Aman Ali Rıza Bey tadımız kaçmasın düğün günü” telkinlerine kulak vererek biraya gelen fiyat artışını Temmuza ertelediğini duyuruyor. Ancak direnmenin tadını alan halkı bu karar kesmiyor ve gösterilere devam ediyorlar. Dük Ludwig I pabucun pahalı olduğunu anlayıp şöyle bir karara imza atıyor “Biranın fiyatı işçi sınıfının ve askerlerin sağlıklı ve uygun fiyatalı bira içebilmesini mümkün kılmak için 5 kreutzeri geçmeyecektir. En azından Hofbrauhaus’ta bu fiyat geçerli olacaktır.” Hofbrauhaus devlete ait olduğu için fiyatları 5 kreutzere sabitliyorlar ama “kim takar lan Bavyera Dükünü” diyen bazı biraevleri eski fiyatlara devam ediyor.

Yalnız, bu durum işlerin daha da boka sarmasına sebep oluyor. Hofbrauhaus fiyatları düşük olduğu için artan talebi karşılayamıyor ve elinde bira kalmıyor. Vatandaş bu sefer diğer biraevlerine yükleniyor ama her biraevi indirime yanaşmıyor. Löwenbraukeller ve Pschorrbrau fiyat indirimine gitmeyen biraevlerinden ve halkın fiyatları indirin talebine olumsuz yanıt veriyorlar. Bu sefer isyan boyut değiştiriyor. Halk biraevine taaruz ediyor ve Löwenbrau’nun bira ustası camdan kaçıp şehri terk ediyor ancak Pschorrbrau’nun brewmaster’ı o kadar şanslı değil. İsyancılar Pschorrbrau’nun sahibinin dere kenarındaki evini basıp tüm eşyalarını dereye atıyorlar evi dağıtıyorlar. Olaylar iyice büyüyor ve onlarca kişi isyanlarda ölüyor. “Ordu göreve” sloganı atan bir kesimin çağrısı yanıt buluyor ve ordu duruma el koyuyor. İnsan gibi tavsiye kararı verdik, ortalığı bok ettiniz lan diyen Ludwig I bu olayların sonucunda şöyle bir karar veriyor “İstisnasız tüm biraevlerinde bira fiyatı 5 kreutzeri geçmeyecektir.”

19. Yüzyılda Hofbrauhaus’u resmeden bir tablo

Örgütlü olduğunuz zaman hakkınızı alırsınız işte! Bu kazanım tüm Avrupa işçi sınıfı ve orta sınıfını cesaretlendiriyor ve hem Almanya’da hem de Prusya’da halk gıda fiyatlarında indirim için gösteriler düzenliyor. Bira ve insanlık tarihi ayrılmaz bir ikili. Bir kez daha görüyoruz bunu.

Bu uzun girişten sonra konuyu bağlayayım. “Bira tadımı okuyacağız diye geldik, Avrupa tarihine boğdun lan bizi” demeyin. Halk bira fiyatlarında istediğini aldı ama buğday birası üretimi hala yasak ve o güzelim filtre edilmemiş buğday biralarının üretimi devlet tekelinde ve sadece dük ve yardakçıları içebiliyor. Bunun sebebi de 1516 yılında Duke Wilhelm IV’ün artan ekmek fiyatlarını kontrol altına alabilmek için çıkarttığı dünyanın ilk gıda güvenliği yasası olan Reinheitsgebot (Saflık yasası) Bu yasa diyor ki birada sadece arpa maltı, su ve şerbetçiotu kullanılır (maya yok çünkü henüz Louis Pasteur’ün doğmasına 306 yıl var). Peki ya buğday maltı? Onu kullanamazsın canım. Çünkü o zaman fırıncılar buğday bulamıyor ve ekmek fiyatları artıyor. Halk da ekmeksiz kalıp isyan ediyor. “Bana ne lan, ben buğday birası üretirim aga” derseniz de vergi memuru kapınızda bitiyor ve vergi cezasını alayım canım diyerek can yakıyor. Böylelikle buğday birası üretimi yasaklanıyor ve sadece saraya özel üretiliyor. Hatta Bavyera Düklerinden Albrecht V (29 Şubat 1528 – 24 Ekim 1579) selefi Wilhem IV tarafından yürürlüğe sokulan saflık yasasını (Reinheitsgebot – The Purity Law) pekiştirmek için şöyle buyuruyor:

“Buğday birası ne besleyici ne de güçlendirici bir içecektir, sadece sarhoş olmaya yarar…”

Koskoca dük olmuşsun ama adam olamamışsın beşinci Albrecht. Ne diyeyim ben sana! Buğday birası üretimi yasaklanmasına rağmen üretimi kaçak olarak sürüyor.  Bu yüzden de Albrecht V çareyi “Buğday birası bi kere bizim kültürümüzde yok  ya!” diye halka algı operasyonu yapmakta buluyor, buğday birası üretenleri ve içenleri paralel ilan edip yerli ve milli Helles kampanyası başlatıp halkı sokaklara davet edip ellerindeki buğday biralarını dökmeye çağırıyor. Buğday biranı dök, büyük oyunu boz!

Joseph Haier 19. yy. Biraevinin arka bahçesinde bira içen Münihliler

Ancak siyasi elit her zamanki gibi çakal, her zamanki gibi işini biliyor. Yasakladıkları buğday birası üretimini sadece kendileri için serbest bırakıyorlar. Zengin Degenberger ailesi Wilhem V’ten buğday birası üretme izni kopartıyor ve sarayın buğday birası ihtiyacını karşılıyor. Aynı zamanda da buğday birası tekeli olarak yakın çevreye buğday birası satıyor. Yalnız bunun karşılığı sadece saraya bira vermek demek değil. Kol gibi de vergi ödemek! Fakat 1602 yılında Degenberg’lerin reisi ardında hiçbir mirasçı bırakmadan ölüyor. Dönemin Bavyera Dükü Maximillian I ise bu karlı işin yok olmasına göz yummuyor ve buğday birası üretimini tamamen sarayın kontrolü altına alıyor. Bölgedeki publara da yüksek vergiyle buğday birası satılıyor böylece. Buğday birası halk arasında o kadar seviliyor ve çok tüketiliyor ki elde edilen toplam gelirlerinin üçte biri buğday birası satışından toplanan gelirler. Ancak çok pahalı ve genelde durumu iyi olanlar tarafından içiliyor. Hatta buğday birası içebilmek bir statü göstergesi, bir sosyo-ekonomik ölçüt!

Zamanında bir başka dük olan Albrecht V’in kötülediği buğday birası sadece 50 yıl sonra artık devlet eliyle pazarlanıyor. Ama unutmamak lazım, devlet tekeli hala sürüyor ve tek buğday birası üreticisi devlet. Böylece ekmek fiyatları hala kontrol edilebilir kalıyor. Ucuz ekmek ve buğday birası satışından gelen gelirler! Devlet için harika bir ikili.

1872 yılında Georg Schneider (o aralar kendisi HofBrauhaus’un baş bira ustası) Dük Ludwig-II’ye giderek şöyle diyor “Sayın Düküm, izin verirseniz buğday birası üretmek ve bunu milletime sunmak isterim. Gerekli ücret neyse onu da zat-ı alinize ödeyeyim çünkü Alman halkı bu güzel birayı hak etmektedir.” Ludwig II’de “madem ki milletim buğday birası içmek istiyor, izin veriyorum. Halkla polemiğe giremem. Bir Alman atasözü der ki Die Mario Götze und krankenwagen für eine bitte yani götüyle inatlaşan donuna sıçarmış. Daha da açmak gerekirse bira fiyatları yüzünden dedemin ağzına sıçtınız, ben hiç bulaşmayayım canım. Ne istiyorsan üret diyerek Georg’a Weissbierprivileg’i (buğday birası üretme izni) veriyor.

“Bu kutsal mekanda, kimse ırkçılık nedir bilmez” [Duvarda da Ludwig II]

Dükten buğday birası üretme iznini alan Georg Schneider takvim yaprakları 17 Eylül 1872’yi gösterdiğinde Royal Weisse Hofbrauhaus’ta son kez bira üretiyor  ve terk edilmiş Maderbraueri’yi ya da diğer adıyla Weissen Brauhauser’i satın alıyor. 20 Eylül 1872 tarihinde ise ilk Schneider birasını oğlu II. Georg Schneider ile burada üretiyor. Maderbraueri de tarihin karanlık sayfalarına gömülürken yerini Weisse Brauhaus G. Schneider & Sohn’a bırakıyor (Biracı Georg Efendi ve Mahdumları’na tekabül ediye). Bu arada, Mader Brauhaus tarihe karışsa da eskiden bulunduğu sokağa adını vererek bir şekilde hala hayatta ve zihinlerde kalmayı başarıyor.

Tanıştırayım: Ben, Eşim ve Maderbrau Sokağı Tabelası

Benim takvimimdeki yaprak 15 Aralık 2016 tarihini gösterdiğinde, yani yaklaşık 144 sene sonra, 6. kuşak Georg Schneider’in ve kankası brewmaster Hans-Peter Drexler’in elinden çıkmış bir bira duruyor karşımda. Üzerinde ise şöyle yazıyor “Schneider Weisse Georg Schneider & Sohn Hefeweissbier aus Bayerns Altester Weissbierbrauerei” Yani Bayern’in en eski buğday birası üreten biraevi. Bu kadar tarih bilgisinden sonra ağzınızın suyu aktı ve “özet geçeydin iyiydi” dediğinizi duyar gibiyim. O zaman gelin tarihin bu tozlu ama bence bir o kadar ilgi çekici sayfalarından çıkalım ve Schneider Tap 4 Meine Festweisse’yi yakından tanıyalım. Ben ilk defa 2013 yılında Münih’teki Schneider’in kendi yeri olan Weissesbrauhaus’ta içmiştim ve daha sonra her gittiğimde de pas geçmedim.

Fakat fesli adam? 

Geçen gene Georg Schneider’leyim

Schneider Weisse Tap 4 Tadım Notları

Bu bira aslında ilk kez 1916 yılında Georg Schneider IV ve Annesi Mathilde Schneider tarafından Oktoberfest birası olarak üretiliyor ve her sene Oktoberfest döneminde üretiliyor. Ta ki 1942 yılına. İkinci Dünya Savaşı sırasında Tal Caddesindeki binanın bombalanmasıyla Festweisse üretimi (diğer tüm biralarla beraber) duruyor. Ancak onarım yapılıp tekrar 1944 yılında üretime geçildiğinde bu bira nedendir bilinmez tekrar üretilmiyor. Taki 1999 yılın kadar. 1916 yılındaki orijinal reçete tozlu sandıklardan çıkartılıp aslına uygun bir şekilde tekrar üretiliyor. Tap 4’ün şöyle bir olayı var. Yine nedendir bilinmez ama sürekli bir isim değişikliğine maruz kalıyor. İlk çıktığında Edel-Weisss (Soylu Beyaz) olan ismi daha sonra Mein Grünes (Benim Yeşilim) olarak değiştiriliyor ve bu sene belki de biranın festivalle olan ilişkisine vurgu yapmak için tekrar değiştiriliyor. Bu sefer Meine Festweisse (Benim Festival Beyazım > Tam bir tırto FOX TV dizisi böyle en az 2 holding var, bolca jeep ve takım elbise var). Umarım artık biranın adıyla oynayıp bu kimlik problemini daha da derinleştirmezler. Benim tadım için fotoladığım versiyonda Mein Grünes yazıyor mesela, ama Aralık 2016 gibi ülkemize gelenlerde Meine Festweisse yazıyor.

İçerik & Alkol Oranı: Biramız %50 arpa ve %50 buğday maltından oluşuyor ve su, şerbetçiotu ve maya kullanılarak üretilmiş. Kullanılan tüm ürünler (maltlar ve şerbetçiotları) organik olarak üretilmiş ve Naturland Sertifikasına sahipler. Yani semt pazarında iki kıçı kırık saman ve çamurla dekore edilmiş organik köy yumurtası aldatmacası yok burada. 1916 reçetesinden farklı olarak yeni bir şerbetçiotu var Festweisse’de. Klasik Hallertauer’e ek olarak Yeni Zelanda Cascade şerbetçiotu da eklenmiş. Beer Geek okuyucular hemen “Yav Cascade Amerikan değil miydi?” diye sorumuştur içlerinden diye tahmin ediyorum. Evet, aslında öyle ama bu Yeni Zelanda’da üretilen bir versiyonu ve ufak tefek farklar dışında genel olarak aynı karakterleri taşıyorlar. YZ Cascade’in alpha acid, humulone, cohumulone ve adhumulone değerleri biraz daha yüksek ki bu garip terimler kaynatma esnasında izomerleşerek isohumulone’lara dönüşüp biraya acılık katıyor. Gelelim alkol oranına. Tap 4 %6.2 alkol oranına sahip ve acılık değeri 28 IBU (International Bitterness Unit). Filtre edilmeyen ve pastörize edilmeyen biramızın içerisinde maya mevcut ve bardağa koyduğumuzda (birazdan göreceksiniz) buğulu bir görüntü sergiliyor.

Şişe Tasarım: Kuğu boyun, ellilik ve tipik Alman buğday birası şişesi. Ben seviyorum bu şişeyi. Hem 0.08€ depozitosu da var 😀 Almanya’da 10 şişe götürüp 1 bira alınca mutlu oluyor insan. Etikete gelirsek de yine klasik Schneider teması var. Etiket tasarımlarını yapan isim ise şu anki patron Georg Schneider IV. Biranın organik temasına vurgu yapmak üzere yeşil ağırlıklı olmuş sanki?

Bardak: Ben Schneider’in klasik bardağını tercih ettim. Aslında sitesinde Sommelierglas’ı kullanın diyor ama onu çalamadığım, pardon alamadığım için bu bardağı kullandım 🙂 Gelecek sene olur da Münih’e gidersem bu bardağı da koleksiyona katmak istiyorum.

Köpük: Bir buğday birası klasiği olan kallavi köpük burada da var. Buğday birasından gelen yüksek protein köpük oluşumunu olumlu yönde destekliyor. Bardağı yarılamama rağmen hala neredeyse yarım parmaklık bir köpük mevcut.

Renk: Portakal rengi hatta kabak tatlısı turuncusu (tamamen mabadımdan uydurdum) bir renge sahip biramız ve demin yukarıda dediğim gibi bulanık bir görüntüsü var. Filtre edilmediği için maya hala şişede ve şişenin sonunu da eklemenizle birlikte berrak görüntü yerini bu sisli görüntüye bırakıyor. Bence gayet iştah açıcı 😀

Koku: Kokuya geldiğimize göre artık tadım başladı diyebiliriz. Reseptörler ufaktan alarma geçiyor ve zihinde bazı canlanmalar başlıyor böylece. Benim ilk aklıma gelen klasik buğday birası kokuları olan muz ve meyvemsi aromalar. Özellikle de benim kafamda nedense kavunlu sakızların o tatlı kokusu canlandı bir an. Bunlara ek olarak şerbetçiotundan gelen turunç (limon-portakal) ve baharat kokularını da yakalamak mümkün. Kardeşi Tap 5’e göre bir tık daha hafif bir koku profili var. Tap 5 çok agresif bir şekilde kayısı, ananas ve tropik meyveleri burnunuza sokuyorken, Tap 4 bu konuda daha dengeli.

Gazlılık & Gövde: Orta derecede gövdeli diyebileceğim bir bira ve gazlılığı yüksek. Alkol oranı 6.2 olduğu için Tap 5 ve Tap 6’ya göre daha düşük gövdeli ve daha kolay içimli diyebiliriz. Yazın içmesi keyifli olacaktır!

Tat: İlk yudumu aldıktan sonra zihnimde oluşan ilk imge yine muz ve portakal oluyor. Malttan gelen bir karamel tatlılığı da mevcut bence. Şerbetçiotlarından gelen acılık ise orta derecede kendisini gösteriyor ve bence kesinlikle dengeli bir bira. Kardeşi Tap 5 gibi damağınıza yumruk atmaktansa daha naif bir şekilde süzülüyor. Zaten Tap 5’in acılık değeri 40 IBU iken Tap 4’ün 28 IBU. Orta süreli bir bitişi var ve bitişte yine turunç aromaları ve hafif şerbetçitou baharatsılığı kaldı benin damağımda. Bu birayı nasıl bir yemekle eşleştirebiliriz peki? Bence köri soslu ya da Tai işi tavuk ya da noodle güzel olabilir. Ayrıca orta acılıkta bir Fajita’nın yanında ya da Türk işi Tavuk Kanat tabağıyla güzel gider. Tatlı olarak ise limonlu cheesecake diyorum ben!  Tavsiyelerinizi yorum kısmında merakla bekliyorum.

Görüşmek üzere…

Schneider Weisse’nin Türkiye’de bulunan diğer 3 çeşidinden ikisi. Tap 5 ve Tap 7

Not: bu yazıda alkolü özendirme ya da tanıtma gibi bir amaç güdülmemiş, sadece şahsi fikirler paylaşılmıştır. Ayrıca, herhangi bir markanın reklamı ya da tanıtımı söz konusu değildir ve sadece ve sadece şahsi kanaatler dile getirilmiştir. İçki bizim dostumuz değildir, içki kötülüktür, pişmanlıktır. Belirli oranlarda tüketildiğinde insan sağlığına da zararlıdır.

 

10 Comments

  1. Vav!! Yazının doluluğuna bakar mısınız? Harika olmuş..okurken “ya bundan sinema filmi hiç olmazsa bi tiyatro çıkar” diye düşündüm . Hikaye sağlam..anlatımdaki Türkleştirme ve göndermeler de çok iyi..ha bu arada tadım kısmını da okudum.özendim tabi(daha içmemiş biri olarak)

    • Bira Sevdası says:

      Selamlar. Güzel yorumunuz için çok teşekkür ederim. Yazıyı bu kadar güzel kılan ve senaryoya uygun hale getiren biraz da tarihin kendisi. Ben elimden geldiğince aktarmaya çalıştım. Beğendiyseniz ne mutlu bana. Yalnız “Düklerin Savaşı: Bira Günlükleri” isimli bir film de fana olmaz 😀 En kısa zamanda birayı da tadıp yorumlarınızı paylaşmak üzere.

  2. U. Derman Taçyıldız says:

    Harika bir inceleme olmuş, emeğinize sağlık. Umarım o bardağı da koleksiyonunuza kimse bakmazken eklersiniz 🙂

    • Bira Sevdası says:

      Umutcuğum Selamlar. O bardak buraya gelecek! Er ya da geç ama gelecek 😀 Çok teşekkür ederim yorumun için 😀 Sevgiler.

  3. Özet geçme böyle çok iyi. Özellikle tadım önce anlatılanlar biraya ilgimi artırdı. Tüm yazılarını severek okuyorum. Tap 4 hakkında sormuştum sana zaten yazı gelmesi iyi oldu ülkeye girmişken

    • Bira Sevdası says:

      Tamamdır, dev paragraflar ve ilginç detaylara devam o zaman. Ondan sonra hocam 10 paragraftır Avrupa tarihi okuyorum biraya giremedik demek yok ama 😀 Çok teşekkür ederim güzel yorumlarınız için. Tap 4 afiyet olsun şimdiden.

  4. irfan gun says:

    tadım hikayesi ile birlikte muhteşem olmuş.teşekkürler

  5. Hakan Ozkan says:

    Tebrikler,

    gercekten çok güzel bir yazı. Zevkle okudum.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*