Kopenhag Rehberi

Türk Hava Yolları’nın TK 1785 sefer nolu uçağının 18E ve 18F numaralı koltuklarına kurulmuş, kalkış için bekliyoruz. Nilgün uyku için son hazırlıklarını yaparken ben elimdeki Skymax dergisini karıştırıyorum. Cennetten Bir Köşe: Karayipler, Johannesburg Lezzet Durakları ve Temel Kotil’in içleri ısıtan gülüşünün yer aldığı editoryal sayfayı atladıktan sonra şöyle bir başlık çarpıyor gözüme: Danimarka: Dünyanın en mutlu insanlarının ülkesi! Henüz havalanmış ve İkitelli’de yeni yeni yükselen gri ve safi betondan oluşan yeni yaşam alanlarının üzerinden geçerken içimden “vay aq” diyorum. Demek en mutlu insanların ülkesine gidiyormuşuz da haberimiz yokmuş. Mutsuzların ülkesinden gelen biri için enteresan bir deneyim olacak gibi. Rota Kopenhag! Hedef bira! Haydi başlayalım.

happy

Kastrup Havaalanında sizleri karşılayan yazı [Resim Alıntıdır]

Öncelikle, Danimarka çok pahalı bir ülke. Gitmeden önce internette çok pahalı olduğunu zaten okumuştuk ama otel aramaya başlayınca bu gerçek yüzümüze çarptı. Ortalama bir hostelde 10 kişilik odada 2 yatak (altlı üstlü ranza) 8 gece için 1800 TL civarındaydı. Bu paraya Buenos Aires’te 4 yıldızlı bir otelde 10 gün kalmıştık. Siz de kendi tecrübelerinizden yola çıkarak nasıl bir pahalılık olduğunu düşünün. 3 yıldızlı bir otel için verilen fiyat ise 12.000TL’den başlıyor. Şimdiye kadar Airbnb’ye mesafeli bakan Nilgün de bu fiyatlar karşısında çok direnmiyor ve yeni kültürler tanımanın en güzel yanının yerlilerin evinde kalmak olduğuna bir anda kendisini inandırarak ev bakıyoruz ve karı koca ilk Airbnb evimizi tutuyoruz. Daha öncesinde erkek grubumla Airbnb’de ahırdan bozma yerlerde kalmışlığım çok ama bu evli olarak ilk olacak. Otel fiyatlarıyla bize uzaktan “Merhaba Fakir Türkler” diyen bu pahalılık olayı şehrin her yerine sinmiş vaziyette. Buna bira fiyatları da dahil.

Kopenhag’da neresi gezilir tarzı şeylere girmeyeceğim çünkü burası bir bira blogu. Gezme tozma işini hakkını vererek yapan güzel yerler var ve siz de mutlaka onlara bakmışsınızdır. Ben ise Kopenhag’da nerede güzel bira içilir sizlere onu aktarmaya çalışacağım.

Çingene bir bira evi: Mikkeller

Bir Matematik ve Fizik öğretmeni olan Mikkel Borg Bjergsø çemberin çevresiydi, nehir problemleriydi [hastasıydım bunun], optikti derken “ne yapıyorum lan ben?” diyerek 2006 yılında evinin mutfağında şerbetçiotları, maya ve maltla haşır neşir olmaya ve ufak tefek deneyler yapmaya başlar. Bu radikal kararın bugün geldiği nokta 40 ülkeye bira ihraç eden, bira endüstrisinde deneysellik, lezzet ve yaratıcılık açısından parmakla gösterilen Mikkeller markası! Yalnız hikayeyi biraz daha detaylandırmak gerekiyor. Mikkel Borg Bjergsø Mikkeller’in kuruluşunda yalnız değil. Mikkeller’i KEL parantezine alıp Kel* (Mik + Ler) şeklinde dışarı çıkartalım . Yani ortada bir de Keller isimli bir vatandaş var.

mikkeller-e1438791604748

Bir gazeteci olan Kristian Klarup Keller, Mikkel Borg Bjergsø’in kankası ve ikili markayı aslında beraber yaratıyorlar. 2006 yılında Beer Geek’s Breakfast isimli efsanevi stoutlarını ilk kez üretiyorlar ve eleştirmenlerden [burada içiciler oluyor] çok iyi değerlendirmeler alıyor ve Mikkeller markası Copenhagen Beer Festival’a 2006 yılında 8 farklı birayla katılarak adlarından söz ettiriyor ve ihracat için birçok yerle anlaşmaya varıyorlar. Yalnız ortada şöyle bir sorun var [Brewdog hikayesini okuyanlar tahmin edeceklerdir] Mikkeller’in istenen miktarları üretecek bir kapasitesi mevcut değil hala evde amatör bir şekilde bira üretiyorlar.

Kristian Klarup Keller 2007 yılında ortaklıktan ayrılıyor. İkilinin arasındaki temel anlaşmazlık Mikkel Borg Bjergsø’un çok sayıda ve deneysel biralar üretmek istemesi ve Kristian Klarup Keller’in buna karşı çıkarak az ama öz bira üretme ısrarı. Buna bir de Kristian Klarup Keller’in gazeteciliğe daha fazla zaman ayırma isteği eklenince yolların ayrılması kaçınılmaz oluyor. Bana sorarsanız Kristian Klarup Keller hayatının hatasını yapmış. Oğlum Klarup, Danimarka’da gazetecilik yapsan ne olur aq? Zaten bayık bir gündeminiz var. Az hasarlı araba kazalarının manşetten verildiği bir ülke lan Danimarka. Neyse, dön g.tünü avuçla çünkü bugün Danimarka’da satılan biraların %10’u Mikkeller ve şimdiye kadar 800’ün üzerinde farklı bira üretmişler. Sadece 2013 yılında 124 farklı bira üretmiş Mikkeller! Çingene olmaları ise biralarını başka bira evlerinin altyapısını kullanarak üretmesinden geliyor. En çok birlikte bira ürettiği biraevi ise Belçikalı Proef Brouwerij. Kendisine ait bir üretim tesisi yok ve buna “phantom brewery” ya da “gypsy brewery” de deniliyor.

mikkelller

Kopenhag barlarını gezmeye başlamadan bir ufak enteresan bilgi daha vermek istiyorum. Mikkel Borg Bjergsø’un bir de ikizi var! Jeppe Jarnit-Bjergsø! IKEA ürün tasarımcısını andıran bu isim size bir şey ifade etmeyebilir. Belki şu iki kelimeyi okuyunca kafanızda bir şeyler canlanabilir: Evil Twin! Evet, Molotov Cocktail, Even More Jesus, Ying Yang gibi oldukça populer biraları üreten Evil Twin, Mikkel Borg Bjergsø’un ikizi Jeppe Jarnit-Bjergsø’a ait ve ikili deyim yerindeyse kanlı bıçaklı. Jeppe Jarnit-Bjergsø’un kendi markasına verdiği isimden de durum anlaşılabilir: Evil Twin [Kötü İkiz – Şeytan İkiz]

İkilinin arasındaki rekabet daha anne karnındayken başlamış. Jeppe’ye göre eğer işler yolunda gitse ve normal doğum olsa ilk doğan kendisi olacakmış ama beklenenden biraz erken bir doğum olmuş ve sezeryanla yapılan doğumda Mikkel kardeşinden 2 dakika önce dünyaya gelmiş. [Ne büyük mesele] Babaları gardiyan olan Jeppel ve Mikkel kardeşler zorlu bir çocukluk geçiriyorlar çünkü anne ve babaları kardeşler henüz 8 yaşındayken boşanıyorlar ve baba Jens Borg Nielsen Aarhus’un 6 saat kuzeyine yerleşerek yeni bir aile kuruyor ve 2 çocuk sahibi oluyor. Fark ettiyseniz Jeppel ve Mikkel’in soyadları Nielsen değil, Bjergsø çünkü annelerinin soyadlarını almayı tercih etmişler. Bu arada Jeppel bugün eşinin soyadı olan Jarnit’i kullanıyor. Artık Mikkel’den nasıl tiksiniyorsa!

mikkel-vs-jespel

Hikaye kısaca şöyle: [uzun versiyonu isteyenler tıklasın] 2005 yılında Jeppe Olbutikken isimli bira dükkanını açıyor ve burada şişe bira satıyor. Mikkel ise Amerika’da üniversite yıllarında butik birayla tanışıyor ancak döndüğünde Fen öğretmenliğine devam ediyor. Birayla ilgisi evde amatör bira yapmaktan ibaret. Mikkel ve gazeteci ilk ortağı Kristian üretiminde French Press’te demlenen kahve kullanılan Beer Geek Breakfast’ı üretip satmaya başladıklarında Jeppe dükkanında bu ürünü satmayı kabul ediyor ve Mikkeller’e destek veriyor. Kardeşler arasında yazılı olmayan bir anlaşma var. Mikkel üretiyor, Jeppe ise satıyor. Taki 2010 yılına kadar. Mikkel, Jeppel’in Olbutikken isimli bottle shop’una kısa bir yürüme mesafesinde bulunan ilk Mikkeller Barını açıyor ve Mikkeller’in ilk çalışanı olan Thomas Schon’e göre bu herşeyin başlangıcı ya da sonu oluyor!

Aslında ikilinin arası 2009 yılında bir emlak satışı sırasında açılmış. Jeppe’ye göre fiziksel bir kavgaya ramak kalmış ve işler ağız dalaşı ve küfürleşmeyle son bulmuş. 2010’da Mikkel’in Jeppe’nin dükkanının çok yakınında ve Jeppe’ye haber dahi vermeden bar açması her şeye tuz biber ekiyor. Thomas Schon barın açılmasından sonra ikilinin arasındaki ilişkiyi şöyle tarif ediyor: “Kardeşim Jeppe’ye söyle… şöyle şöyle yapsın…”, “Mikkel’e söyle, bence bilmem ne…” birbirlerine 5-10 dakika mesafede olan iki kardeş birbiriyle konuşmuyorlar ve Jeppe bir süre sonra New York’a taşınıyor. Bu durum için Thomas Schon şöyle diyor. Mikkel için çok büyük bir rahatlama oldu. İkiliyi tanıyanlara göre bariz bir kararter farkı mevcut. Mikkel çok ağırbaşlı, az konuşan, içe dönük ve yalnız vakit geçirmeyi seven bir tip. Jeppe ise tam tersi diyorlar. Aralarındaki rekabet hala devam ediyor. Özellikle Jeppe’nin Mikkel’e olan kızgınlığı hala geçmiş değil. Mikkel 2013 yılında yapılan Kopenhag Bira Festivali’ne Jeppe’yi de davet ediyor ama Jeppe son dakika da gelmeyeceğini açıklıyor. Jeppe’ye göre aynı annenin karnında yer almak iyi geçinmek anlamına gelmiyor. Birbirleri hakkında atıp tutmalarını izlemek için aşağıdaki videoyu izleyebilirsiniz. 

Kopenhag & Bira

Kopenhag’ın pahalı bir şehir olduğundan bahsetmiştim değil mi? Bu durum biraya da yansımış durumda. Hayatınızda bir biraya en çok parayı ödeyeceğiniz yerdesiniz. Şehri Mikkeller kuşatmış vaziyette. Ancak Mikkeller Barların göze çarpan şöyle bir özellği var. Yereller çok fazla gitmiyorlar ve müşteri profili genelde turistlerden oluşuyor. Hatta içeride İngilizceden başka bir dil pek duymuyorsunuz. Yalnız arada, “aşkım ne içelim yeaaa” tarzı cümleler kulaklarda çınlayabilir. İlk günkü durağımız Mikkeller Viktoriagade oldu. Tenha bir sokak üzerinde ve dışarıda da masaları olan ufak-orta arası bir Mikkeller. 20 adet tap var ve bunlar her gün, hatta gün içerisinde bile değişebiliyor. Ya şu da güzele benziyor, yarın geldiğimde onu içerim dediğiniz bir birayı değil yarın, 1 saat sonra bulamama ihtimaliniz var. Mikkeller dışında 5-6 guest bira da oluyor genelde. Karar vermek çok zor olsa da “Beer Geek Breakfast” görürseniz hemen yapışın derim. Onun dışında da canınızın çektiğini için artık. Biz Rosemary IPA’den tutun da Strawberry IPA’ya kadar değişik şeyleri denedik. Fiyatlar el yakıyor. 25cl bir biraya 30-40 TL ödemeye hazır olur, ya da unutun gitsin. Tadını çıkartın. Şöyle bir taktik de verebilirim Ya şu nasıl, bu nasıl diyerek az bir miktar tatma imkanınız var. Seçeceğiniz biraya karar verirken beleşten 3-5 bira tadın, rahat 5o kron karda olursunuz. Hemen sazan gibi “eeee, ay layk to hev nambır eyt” diye atlamayın yani 😀

dsc_0161 dsc_0983 img_7491

Soldaki büyük bardak için banka kredisi kullandım

İkinci adresimiz Tap House. Burası Rathaus binasına çok yakın sayılır. Tap House adının hakkını verir bir şekilde içeride tam 60 adet farklı bira var musluklarda! Genelde Brewdog ağırlıklı diyebiliriz ama Brewdog sevenler için güzel bir şey bu tabi. Mikkeller yok ya da tek tük nedense. Aralarında bi husumet var anlaşılan. Burada fiyatlar daha makul düzeyde. Bardaki abi 2 gece üst üste geldiğimizde pek bir memnun oldu ve ufak 1-2 ikram da yaptı bize. Burada da karar vermeden önce bir sampling yapmanız mümkün. Hatta her barda var bu olay ve çok yardımcı oluyurlar gerçekten de. Benim buradaki favorilerimin başında Brewdog Shipwreck geliyor. Single Malt sevenlerin kesinlikle bayılacağına eminim. Adamlar isli malt kullanmışlar, yetmemiş bir de birayı Speyside ve Islay viski fıçılarında dinlendirmişler. Hatta bazı fıçıların içerisinde şu Tekila şişelerinin içerisinde yer alan meşhur solucan olan Sal de Gusano da var. Sonuç: bira görünümlü viski! Böyle bir şey yok diyorum. Sanki odun-kömür içiyorsunuz. O derece bir is tadı, harika bir fıçı aroması ve aynı zamanda biramsı notlar. Aslında biraya dair tek şey köpük ve gazlılık. Gerisi tamamen viski olmuş bence. Bira seven herkes mutlaka bulmalı, denemeli. IPA çeşitliliği güzel olan bir mekan. IPA sevenler mutlaka uğrasınlar. Hem içerisi hem de dışarısı da güzel. Burada İzlandalı ama 20 senedir Kopenhag’da yaşayan bir elemanla tanıştık. Bira hakkında konuşurken “ne işiniz var Mikkeller’de? Turist avcısı onlar, yerliler buraya ya da Fermentoren’e gider” dedi.

img_6754 dsc_0010 dsc_0079 dsc_0013

Böylelikle üçüncü durağın adresi belli oldu. Fermentoren’e geldiğimizde geniş bir bahçe karşılıyor bizi. Ama mekana girince amma da gotik bir mekanmış lan burası diyorsunuz. Bence Kopenhag’daki en güzel bira barı! Hem çeşit, hem de atmosfer inanılmaz. Kara tahtada 20 adet bira var yine. Tripel Karmeliet ya da Schlenkerla gibi tanıdık isimleri görmek güzel. Ama o da ne! Evil Twin’in Even More Jesus’u var ve 40’lık fiyatı 120 kron! Evet 60 TL ediyor ama 2 gün önce Malmö’de Malmö Brewdog’da 360 SEK istemişlerdi şişesi için. Yani 120 TL! Bir de şu var. Bu bira gerçek bir efsane diye duydum. Hemen söylüyorum bir tane. Nilgün’e de IPA seçiyoruz hemen. Even More Jesus’a gelirsek, şimdiye kadar içtiğim en ama en gövdeli bira. Akıyor resmen. Ağzı öyle kaplıyor ki anlatılacak gibi değil. %12 alkolü zaten gövdeyi yukarılara çekmiş ama Trappist Rochefort da mesela 11.3 alkole sahip ama bu derece tok bir içimi yok. Aromlara gelirsek kahve, kahve, kahve ve çikolata diyebilirim. Tiramisu içmekten hallice ve hafif bir vanilya da çarpıyor. Kesinlikle ölmeden önce içilmesi gerekenler listesinde.

img_7950

img_7954

Kopenhag’a geldiyseniz, büyük ihtimalle Oresund köprüsünden geçip Malmö’ye de uğrarsınız. Eğer burada canınız bira içmek isterse adres Brewdog Malmö. 20-30 arası çeşit var tapte ve Brewdog’lara ek olarak güzel bir guest menüsü de var. Ayrıca dolapta şişe bira çeşitleri de güzel. Burada başımızdan geçen ufak bir hikaye aktarayım size. Dolapta gözüme bir bira kestirdim. Adını hatırlayamadım ama Coconut Imperial Stout tarzı bir şey. Dedim bundan istiyorum. Barmen arkadaş şöyle cevap verdi. Ya bunu alabilmeniz için Brewdog hissesi sahibi olmanız lazım. Tabi bir an noluyor lan, nasıl yani dedim. Şişeyi aldı, kendisi de okudu. Sonra evet evet bakın öyle yazıyor. “Equity for Punks kapsamında sadece hisse sahipleri alabilir ve %5 de indirim alırlar.” Dedim hacı sende var mı? Sende varsa sen al, ben senden almı olayım. Bu Türk işi teklifim de işe yaramadı çünkü elemanın da hissesi yokmuş. Olsa seni mahrum etmezdim dedi. Neyse, yapacak bir şey yok diyerek, bunun muadili bir bira alayım o zaman dedim. Tavsiyesi Bell’s Expedition Stout oldu ki kesinlikle az önceki hayalkırıklığımı aldı götürdü. Daha sonrasında bu birayı araştırdığımda hep çok iyi yorumlar aldığını gördüm ve şimdiye kadar nasıl duymadım ben bunu diye kendime de kızdım.

dsc_0273 dsc_0263

img_7849 img_7850

dsc_0286

Bottle Shop Olayı

Malmö’den devam edelim. Şişe bira almak ve odanızda içmek ya da Türkiye’ye getirmek istiyorsunuz. Eğer Malmö’deyseniz adres belli: Systembolaget. Çeşitlilik çok iyi. Amerikan’dan İngiliz’e, İtalyan’dan Belçika’ya çok çeşit var ve çok özel biralar da mevcut. Uzun zamandır peşinde olduğum Ballast Point Sculpin’i iki çeşidiyle burada yakaladım. Brooklyn Brewery Framboise de yine burada karşıma çıktı. Brewski Mango Feber, Pango Feber ve Passion Feber’i de yine burada bulup aldım. Ayrıca fiyatlar da karşı yakaya göre daha ucuz.

Kopenhag’a gelirsek alışveriş için yegane tavsiyem Tovernhalle’deki Mikkeller & Friends Bottle Shop olacaktır. Food Market içerisindeki bu mütevazi yerde çeşit çeşit bira var. Mikkeller’e ait ne varsa bulabileceğiniz, Allagash’tan tutun The Lost Abbey’e kadar meşhur Amerikan biralarını da alabileceğiniz bir yer. Ayrıca, buradan biranızı alıp, hemen food market’tan da bir şeyler alıp banklarda nasiplenebilirsiniz. Tavsiye edilir.

img_7989

dsc_0316

Son olarak, diğer Mikkeller şubelerine [Mikkeller & Friends, Warpigs, Mikkeller Nørrebro etc.] girmeyeceğim, genelde hep birbirinin aynısı ama siz mutlaka gidin.

Bir de yeme içmeye dair 1-2 tavsiye vereyim. Grillen Burger Bar’a kesin gidin ve Fully Loaded ya da o an sizi cezbeden başka bir hamburger alıp yanına fıçıdan Brooklyn Lager ya da IPA söyleyin. Nehavn’ın hemen karşısındaki Food Court’a zaten kesin gidersiniz, sıradan da anlayacağınız üzere, en popüler yemek Fas yemeği ve o sırayı beklediğinize değecek. Bir de Carlsberg müzesini filan zaten ziyaret edersiniz, o yüzden hiç girmiyorum. Şimdiden keyifli gezmeler.

 

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*