Kasteel Blond: Tadı da Bardağı Kadar Havalı Bir Belçika Birası


Warning: preg_replace(): Compilation failed: missing ) at offset 141 in /home/birasevd/public_html/wp-content/plugins/jetpack/class.photon.php on line 331

Yaz mevsimini yavaş yavaş arkamızda bırakıp Eylül’e adım attığımız, hatta yarısını da yediğimiz bu zamanlarda hem yazın bitmesi, hem de gündemin iç bunaltıcılığı insanda pek yazma isteği uyandırmıyor. Bir de üstüne yürürlüğe giren “Alkol Yasağı” da eklenince eli geri geri gidiyor insanın, ne yalan söyleyeyim. Ama hayat devam ediyor ve unutmayalım ki “Hayat kötü bira içmek için çok kısadır.” Ben de bu cümleye tamamen katılıyorum ve sizi Türkiye’de de bulunabilen bir Belçika Birası olan Kasteel Blond hakkında daha çok şey öğrenmeye davet ediyorum. Haydi başlayalım… 

Kasteel’in hikayesi ya da bağlı olduğu Honsebrouck Brewery’nin hikayesi 19. yüzyıla kadar uzanıyor. Honsebrouck Biraları’nın kurucusu olan Amandus Van Honsebrouck 1811 yılında Belçika’nın Kontemark şehrinin küçük bir köyü olan Werken’de gözlerini açıyor dünyaya. 1865 yılında daha 54 yaşındayken bu dünyadan göçen Amandus bu kısa süreye büyük işler sığdırıyor. Werken belediye başkanlığı, büyük bir çiftlik ve bir de bira üretim tesisi. Amandus’un bu kısa hayatında beni ilgilendiren kısım elbette birayla ilgili olan bölümler. 


Amandus 19. yüzyıl ortalarında Honsebrouck Brewery’i kuruyor ancak ani ölümü sonrasında işleri henüz 21 yaşında olan oğlu Emile devralıyor. Ancak 1900 yılında Emile’in eşi Ludovica Louise De Poorter’ın ailevi sorunları sebebiyle çift Ingelmunster Köyü’nden küçük bir çiftlik alıyorlar ve buraya yani Emile’in eşinin doğduğu köye taşınıyorlar. Çift burada Sint-Jozef Brewery‘i kuruyor. Bu arada, Emile (belki de babasının ani  ölümü sonrası çok genç yaşta bu sorumluluğu omuzlamak zorunda kalmasından dolayı belki de iyi bir bir bira ustası olmamasından dolayı) bira üretimiyle ile pek ilgilenmiyor ve işleri genelde Louise yürütüyor. 1922 yılında da çiftin beş çocuğundan ikisi olan Paul ve Ernest başa geçiyorlar. Ancak bir sorun var, Paul ve Ernest de bira üretmekten pek keyif almıyorlar ve bu işi yapmakta çok gönülsüzler, tıpkı babaları gibi! Fakat, araya anne faktörü giriyor ve “Dinleyin ulan develer, yeter babanızdan çektiğim, bir de siz başlamayın başıma. Yok ben bira yapmam da bilmem ne! Ömrüm sizin arkanızı toplamakla geçti, Allah canımı alsa da kurtulsam” temalı bir yakarışta bulunuyor. Aslında diyor ki Louise, “Ben ölene kadar bu işi sürdürün, böylece hayatımızı idame ettirir, batmaktan kurtuluruz! Ben öldükten sonra istediğinizi yapmakta serbestsiniz.” 


Bira yapmak konusunda beceriksiz ve isteksiz olan iki kardeşin ticari zekası ise hiç de yabana atılır gibi değil aslında. 1930 yılında yeni bir malt evi ve silo inşa ediyorlar. 1939 yılında ise tesisi fermentasyon odası, su tankları bölümü, fıçıların olduğu bir alan ve şişeleme odası kurarak büyütüyorlar. O yıllarda iki kardeşin üretimde bulunduğu biralar alttan fermente edilen bockbier ve lager tipi biralar. 


Ernest hiç evlenmemiş ve çocuk sahibi değil fakat Paul, Ernest’in de yerine tam 8 çocuk yapmış. Bu çocukların en büyüğü olan Luc bira konusuna da en çok ilgi duyanları ve Gent’te bira üzerine eğitim almış. Daha sonra da Brüksel’e yaklaşık 80 km mesafede olan Tournai şehrine gidiyor ve burada birahanelerde çalışarak stajını da yapıyor. Yetmiyor, bir de Almanya’ya geçerek Düsseldorf yakındalarındaki Wuppertal kasabasındaki Wickule-Kupper Birahanesi’nde de çalışıyor. Kendini sadece Belçika biralarıyla sınırlamıyor anlayacağınız. Yani Luc ailenin bira konusundaki o tarihe kadarki en donanımlı üyesi. Luc’un bira tesisinin başına geçmesiyle de ailenin ve o dönemki adıyla Sint-Jozef Brewery’nin kaderi değişiyor. 


Luc’un kafasında birçok plan var ve yaptığı ilk icraatlar bira tesisinin adını Honsebrouck Brewery olarak değiştirmek ve babası ve amcasının odaklandığı alttan fermente bira üretimini durdurarak klasik Belçika Biralarını hayata geçirmek oluyor. 1957 yılında bir Lambik mayası satın alıyor. Bu özel mayanın hikmeti ise özel bir soğutma havuzunda üretilmesi ve böylece havadan da bakterileri toplayarak daha kompleks bir yapıya ulaşması. Bu doğrultuda da 1958 yılında Bacchus isminde Lambic tipi bir bira ve St. Louis Kriek ismiyle Kriek tipi bir bira üretiyor. Her iki bira da büyük beğeni kazanıyor ve ticari başarıyı Honsebrouck Ailesi’ne nihayetinde fazlasıyla getiriyor. Hatta, aile parayı bol bulup 1978 yılında Club Brugge’e forma reklamı verebilecek konuma geliyor. Ayrıca, bu forma reklamıyla da bilinilirliklerine bilinilirlik katarak 1981 yılında 1 milyon kilogram malt kullanarak o zamanki rekoru kırıyor. 

 Luc iş başında…

Ekip Bacchus’u kutlarken…

 Club Brugge Forma Reklamları

 1980’lere gelindiğindeyse piyasada yüksek alkollü sarışın biralara (yani tripel‘lere) olan ilgi artmış durumda. Honsebrouck Brewery de bu talebin gerisinde kalmak istemiyor ve bu stilde bir bira üretiyor ve adını 1798 yılında Fransa Kralı’na ayaklanan Ingelmunster Eşkiyalarından esinlenerek eşkiya anlamına gelen Brigand koyuyorlar.

1986 yılında da Von Honsebrouck ailesi Ingelmunster Kalesi‘ni satın alıyor ve bu kaleden esinlenerek Kasteel (Castle ya da Kale) birasını da 1989 yılında Kasteel Donker (Dark) ismiyle piyasaya sürüyor. Kasteel serisini 1995 yılında Kasteel Tripel, 2007’de Kasteel Rouge ve 2008’de Kasteel Blond izliyor. Yani bugün konuğum olan Kasteel Blond köklü bir bira ailesinin genç bir ürünü. 

Geçmişte Ingelmunster Kalesi

Günümüzde Ingelmunster Kalesi

Gölet kısmının görünümü


Bu arada, bilgisi, zekası ve hırsıyla Honsebrouck Ailesi’ni önemli bir bira üreticisi konumuna getiren Luc 2009 yılında tesisi iki oğlundan birisi olan Xavier Von Honsebrouck’a devrediyor. Bugün de Honsebrouck Brewery bir aile işletmesi olarak faaliyet göstermeye devam ediyor ve hatta üyesi oldukları Belgian Family Brewers logosunu etiketinde bulundurmaya özen gösteriyor. BFB grubu 20 bağımsız bira üreticisi aileden oluşan bir topluluk ve amaçları hem küçük üreticilerin haklarını daha örgütlü korumak hem de Belçika Biracılık geleneğini yaşatabilmek. 

Tadım


İçerik: Saflık yasasına uygun bir şekilde su, arpa maltı, şerbetçiotu ve maya kullanılıyor Kasteel Blond’da. Kullandıkları su Ingelmunster Kalesi’nin 200 metre altından çıkan yüzlerce yıllık bir doğal kaynak suyu. Yumuşaklık ve mineraller açısından bira üretmek için harika bir kondisyonda olduğunu belirtiyorlar. Kasteel’de şerbetçiotu olarak İngiliz East Kent Goldings şerbetçiotu kullanılıyor. Bu şerbetçiotu türü de düşük alfa asidi oranına sahip ve daha az acımtırak bir yapısı var. Bunun yanında da baharat aromalarına daha yakın bir tat katıyor biraya. 


Bu arada, ben Kasteel’de şeker de vardır kesin diye düşünüyordum ama yok. Daha önce de blogda anlattığım Belgian Candi Sugar aslında yaygın olarak kullanılıyor Belçika Biralarında ama Kasteel Blond’da kullanılmamış. Ancak, etikette göze çarpan iki içerik maddesi daha var. Bunlar Propylene Glycol Alginate ve Protease. Sanırım birçoğumuz için Çince gibi geldi bu iki madde de. Ben elimden geldiği kadar ne olduklarını ve neye yaradıklarını açmaya çalışacağım. 


Propylene Glycol Alginate gıdalarda kullanılan bir stabilizatör. Kullanım amacı da maddeyi daha yoğun hale getirmek. Biradaki kullanım amacı da köpüğü daha yoğun ve kalıcı bir hale getirmek. Peki bunu nasıl yapıyor? Jackson, Roberts, ve Wainwright’ın (1980) Journal of Institute of Brewing isimli akademik dergide yayınladıkaları “Mechanism of Beer Foam Stabilization by Propylene Glycol Alginate” isimli çalışmada şöyle deniliyor: “Propylene Glycol Alginate doğal polisakaritlerden daha kalıcı ve yoğun bir köpük oluşumunu sağlar. Bunu da köpük duvarındaki amino asitlerdeki peptitler ve Propylene Glycol Alginate’deki carboxyl gruplarının eletrostatik etkileşimi sonucunda yapar. Köpük duvarındaki bu etkileşim, bira köpüğünün Propylene Glycol Alginate tarafından lipid benzeri köpüğe düşman zarar maddelere karşı bir kalkan oluşturmasını sağlar.”


Evet, ne anladık? Kimyacılar ve Gıda Mühendisi olmayanlar hiçbir şey anlamadı gibi… Ben de pek bir b.k anlamadım aslında…

Gelelim ikinci madde olan Protease’a. Bu madde de çok büyük boyuttaki protein moleküllerini daha küçük parçalara bölerek daha küçük amino asit zincirleri oluşmasını sağlıyor. Bu da yine köpüğün daha kalıcı olmasını sağlayan bir etken. 


Şimdi, bu satırları okuyan bazılarınızın “N’oluyo lan, bi dakka bi dakka! Katkı maddesi mi bu,  organik değil mi yoksa?” gibi bir şeyler dediğinizi duyar gibiyim. Ben gıda mühendisi, tıp doktoru ya da kimyager/kimya mühendisi olmadığım için Dr. Google’a bakıp “Domates kanseri önlüyor, kuş çişinin gençleştirici etkisini biliyor muydunuz?” temalı bir şeye girmekten çekinirim. Hele ki bir akademisyen olarak desteksiz sallama ve veri olmadan konuşmanın da yanlış olduğunu düşünüyorum. Birçok kanser araştırmasının da nedensel (causal) değil ilişkisel (relational) bağlantılar bulduğunu düşünürsek, benim gibi konu dışı birisine susmak düşer. 


Ancak, dünyada birçok firmanın biralarındaki içeriği yayınlamadığını göz önünde bulundurursak (bu konuda yasal bir düzenleme AB’de yok mesela) Kasteel’in bu konudaki şeffaflığını bence tebrik etmek gerekir. En azından ne içtiğimizi daha net biliyoruz. Unutmadan, bu maddeler bira üretiminde de yaygın şekilde kullanılan maddeler. Konuyla ilgili daha fazla bilgisi olan arkadaşlar da lütfen yorumlarını paylaşsın bizimle. Aşağıdaki linkte konuyla yakından ilgilenenler için bakabilecekleri bir site var. İddiaya göre Guinness’te mısır şurubu var diyor adamlar, ilginç! 

http://foodbabe.com/2013/07/17/the-shocking-ingredients-in-beer/

Şişe Tasarım & Alkol Oranı: Şişemiz Duvel şişesinin tıpkısının aynısı. Şişman Efes’in ise bir boy küçüğü. Gayet sevimli mini mini bir şişe. Etiketi de gayet başarılı ve Ingelmunster Kalesi’ni göstermeyi ihmal etmiyor. Ayrıca etiketin tamamen Türkçe olması da güzel bir şey bence. Adamlar uğraşıp Türkçe etiketi çakmışlar. Ben takdir ettim. Alkol oranı %7 ve Kasteel Blond juzenlerine göre (Duvel, Westmalle Tripel, Chimay Tripel) düşük alkollü gibi dursa da aslında ülkemiz standartlarında yüksek alkollü denilebilir. 


Bardak: Kasteel’in çok havalı ve fiyakalı bir bardağı var ve bu bardak bende var! Ekşisözlük’te c non isimli yazarın “pezo bardağı“, bajingo isimli yazarın ise “like a sir bardağı” olarak betimlediği gayet gösterişli bir bardak. Bardağın ayak kısmının orada da bir kale figürü var ki gerçekten de çok güzel duruyor. Bununla içerken insan havalara giriyor lan. Tipik Türk Dizisi karakterleri gibi “N’oldu bizim holding hisseleri bugün” diye sorasım gelir çevremdekilere. Ayrıca konuya ilşkin bir Umut Sarıkaya karikatürü de altta. 

Bu işlemeyi yapan usta kör oldu! 

Havalı Kasteel Bardağı’nın insanı soktuğu şekil ve ruh hali

Köpük: Yukarıda anlattığım onca kalıcılığı etkileyen içerikten sonra insan kalıcı bir köpük bekliyor Kasteel’den ve Kasteel de bunun hakkını veriyor. Gayet yoğun ve kalın bir köpük var bardakta ve bu köpük son yuduma kadar bana eşlik ediyor. Ayrıca bardağın dibinden yukarıya doğru bir şerit halinde kabarcıkların koşusu da son yuduma kadar sürüyor. 


Renk: Altın sarısı diyebileceğimiz, berrak bir sarı renk. Kasteel’in Tripel ve Donker biraları filtre edilmiyorken, Rouge ve Blond filtre ediliyor. Böylece daha berrak bir görünüme kavuşuyorlar, ancak içlerinde maya bulunmuyor. 


Koku: Tipik Belgian Golden Ale’lerini andıran, hatta onların aynısı çiçeksi ve narenciye ağırlıklı bir koku. Şişesi gibi kokusu da inanılmaz derecede Duvel’e benziyor. Bunda Belçika Mayası’nın büyük payı olduğunu düşünüyorum. Limon kokusu en çok öne çıkan koku diyebilirim. Yine bir narenciye bahçesi sendromu oluyor bende. Ayrıca, hafif bir muz kokusu da almak mümkün. 


Gazlılık & Gövde: Gazlılık orta-yüksek arası denebilecek bir seviyede. Gövde ise orta seviyede diyebilirim. Bir Chimay ya da Duvel kadar dolu dolu hissettirmiyor kendini ağızda ama çok da silik olmadığını söylemeliyim. 


Tat: Narenciye aroması burnunuzu esir aldıktan sonra ilk yudumda bu sefer dilinize hücum ediyor. Limon aroması gayet hissedilir bir seviyede. Ayrıca, Kasteel Blond’un hafif tatlımsı bir tadı da var. Şerbetçiotlarının acımtıraklığını çok hissetmiyorum, şerbetçiotu tadı limon aroması ve malttan gelen tatlımsılıktan dolayı daha geride kalmış. After-taste olarak ise yine tatlımsı bir tat bırakıyor damakta. Bu arada, belirtmek istediğim bir nokta da alkol’ün çok fazla hissedilmediği ve kolay bir içimi olduğu. Duvel’i seven ama içerdiği alkol oranı yüzünden rahat rahat içemeyenlerin Kasteel’i daha kolay içimli bulacağını düşünüyorum. Duvel’deki gibi alkolün burundan çıktığı bir durum olmadı Kasteel’de en azından. 


BeerAdvocate: 87 / 100 (very good)

RateBeer: 49 / 100 (overall) 25 / 100 (style) 

Benim Notum: 80 / 100


BeerAdvocate ve RateBeer arasında bu kadar büyük bir puan farkı olması beni şaşırttı açıkçası. 


Sonuç olarak, Belçikalı küçük bir üreticinin elinden çıkan Kasteel Blond gayet başarılı bir Belgian Golden Ale’i olarak yer ediyor not defterimde ve damağımda. Ülkemizde de bulunabilen Kasteel Blond, Leffe Blond ve Duvel ikilisinden sıkılan ve farklı bir Belçika Birası denemek isteyenlerin tercihi olabilir. Zaten fiyatı da bu iki birayla aynı seviyede: 7TL – 8TL arası yerine göre…


Kasteel’i bulabileceğiniz yerler, Kadıköy taraflarında Rind, Kral Tekel, Moda Tekel ve Milka Şarküteri. Avrupa Yakası’nda da Nişantaşı’nda Fette Tekel (Maçka – Akaretler Yokuşu), Milano Gourmet, Marine Gourmet, Cihangir’de de La Cave benim aklıma gelen yerler.


Not: bu yazıda alkolü özendirme ya da tanıtma gibi bir amaç güdülmemiş, sadece şahsi fikirler paylaşılmıştır. Ayrıca, herhangi bir markanın reklamı ya da tanıtımı söz konusu değildir ve sadece ve sadece şahsi kanaatler dile getirilmiştir. İçki bizim dostumuz değildir, içki kötülüktür, pişmanlıktır. Belirli oranlarda tüketildiğinde insan sağlığına da zararlıdır. 


Görüşmek üzere…

 

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*