Hofbräuhaus Münih: Dünyanın En Güzel Kamu Binası

Bu seferki yazı bir bira incelemesi değil, bir birahane incelemesi olacak. Ama tarih sever biracıların yine keyifle okuyacağını umuyorum çünkü anlatacağım birahane Hitler’den Mozart’a, Lenin’den Kennedy Ailesi’ne kadar birçok ünlü isme ev sahipliği yapmış, Münih’in ve belki de Almanya’nın en ünlü bira evi olan Hofbräuhaus ya da kısaca HB.

Münih’e gidip de uğramadan dönmemeniz gereken mekanların başında geliyor HB. Biz de Münih’teki son gecemizi HB’de geçirmek istedik. Daha önceki iki geceyi Schneider’ın Weissesbrauhaus’unda ve Augustiner’in biraevinde değerlendirmiştik. Her taşı tarih kokan bu bira evinin geçmişi 400 yıldan fazla. Tarihin tozlu ve ilgi çekici sayfalarında şöyle kısa bir tur yaparız değil mi gençler? Haydi başlayalım.

HB

Biraz Tarih

Sene 1580’ler, Bavyera Dükü Wilhelm V. bira sever bir kraliyet üyesi. Ama Münih’te üretilen biralardan pek mutsuz. Bu yüzden de abimizin birası Einbeck (Hannover taraflarında) ve Zschopau (Chemnitz’e yakın) şehirlerinden geliyor. Wilhelm V. de ekibine “bu bira getirtme işi pahalı ve verimsiz olmaya başladı, bir çare bulun” diyor. Daha da önemli bir durum var aslında. Hannover ve Chemnitz tarafından gelen biralar aslında Lutherian bölgelerden geliyor. Eee, nolmış yani diyeceksiniz? Malum Lutherian’lar Reform hareketini başlayan ve Katolikliğe karşı çıkan ve önderleri Martin Luther olan Protestanlar! Olaya bakın! Çok koyu bir Roman-Katolik olan Wilhelm’in kraliyet bardaklarında Protestan biraları var! Tez çaresi buluna!!! Ayrıca, daha küçük bir detay belki ama getirtilen biralar da tat olarak düşük kalitede biralar ve saflık yasasına (reinheitsgebot) uymayacak şekilde katkı maddeleri  içeriyorlar çünkü 1516’da yürürlüğe giren saflık yasası o dönem sadece Bavyera’yı kapsıyor Hatta o dönem Bavyera’lı aşıkların dillerinde şöyle bir türkü dolaşıyormuş Dük ve bira zevki için:

In the Bavaria, there was a Duke 

Who had an awful thirst 

He also had many servants 

Whose thirst even worse 

27 Eylül 1589’da Wilhelm’in ekibi şöyle bir öneri sunuyorlar Dük’e: Kendi biramızı kendimiz yapalım Düküm! Wilhelm’in de kafasına yatıyor bu plan ve aynı gün Geisenfeld Manastırı’nın baş biracısı olan Heimeran Pongraz’ı geleceğin Hofbräuhaus’unu planlamak, inşa etmek ve nihayetinde de bira üretmek için işe alıyor. 1591 yılında ise ilk bira üretiliyor. Bu bira kahverengi bir bira ve 1 litrelik bardaklarda (Maß deniliyor Almancada) servis ediliyor.

1603 yılında ise Dükümüz bakıyor ki üretilen bira güzel, “Ulan bir de Weissbier ne güzel gider be” diyerek Weissbier üretmesi için Braunbierbräumeister’i olan Pongraz’ın yanına bir buğday birası uzmanı yani Weissbierbräumeister’ı alıyor, ismi de Hans Amman. Pongraz ve Amman üretiyor Dük ve çevresi gömüyor anlayacağınız. Yalnız daha sonra Dük diyor ki “gariban Bavyera köylülerimiz de gelip nasiplensin, hem 3-5 gelir olur.” Böylece insanlar hem evde içmek üzere hem de oturup orada demlenmek üzere HB’ye uğramaya başlıyorlar. Wilhelm o dönem çokça opera ve bale evi yaptırmış Münih’te ama HB’nin yapılıp halka da bira satılmaya başlanması “Devletin ilk avam yatırımı” olarak kayıtlara geçiyor. Ancak hatırlatmakta fayda var. 1828 yılına kadar HB öncelikli olarak bir bira evi (üretim yapan yer) olarak faaliyet gösteriyor. Birahane statüsü (vatandaşın gelip bira içme olayı) daha kısıtlı ve ikincil konumda.

1607 yılında da Wilhelm gidiyor yerine oğlu Maximillian geliyor. 1610 yılında bira üretimi öylesine başarılı ve fazla oluyor ki tesis üretimi karşılayamaz hale geliyor. Dük Maximillian da buğday birası üretimini bugün de HB’nin görkemli binasının bulunduğu Platzl’a kaydırıyor. Ancak Platzl’a yapılacak olan bina ve tesis çok maliyetli. Ama Dük Maximillian çakalın önde gideni. Buğday birasını lokal birahanelere satmayı akıl ediyor ve bu işte sağlam para gömerek yeni binanın yapımını finanse ediyor. Hatta bira çeşitlerini de üçlüyorlar. Pontgratz’ın yerine gelen Elias Pichler Maibock (May Bock Beer) üretimine başlıyor ve bu bira hem kraliyetin hem de lokallerin damağını fethediyor.

Her çıkışın bir inişi vardır derler ya. HB için de duraklama devri 30 yıl savaşlarına denk geliyor. Bavyera nüfusunun üçte birinin hayatını kaybettiği bu savaşlar sonrasında Bavyera’da hayat durduğu gibi tekrar normal akışına dönmesi de uzuuuuuun yıllar alıyor. Aynı esnada Avrupa bir aydınlanma ve rasyonalite çağı yaşıyor, Fransız Devrimi oluyor filan derken hem Münih’te hem de Avrupa’da hayat normal seyrinden sapıyor.

1939. Alman Subayları bira içiyor. Savaş kapıda

Yalnız bu arada çok ilginç bir detay da günlük hayat pratiklerini ve Münih’lilerin bira alışkanlıklarını kökünden sarsıyor. Herkesin din savaşları uğruna birbirine girdiği bir dönemde Avusturyalılar “La şu Bavyeralılara bi girişelim” diyerekten 1705 yılında Höchstätt savaşında Münih ordusunu yenilgiye uğratıyorlar ve şehri işgal ediyorlar. Bu işgal 1711 yılına kadar sürüyor ve 1711 yılında geri çekliyorlar. Arada bir de Noel katliamı var ki şöyle: 1705 yılının Noel gecesi ayaklanan ve işgal ordusunu protesto eden Münih’liler Avusturya ordusu tarafından kılıçtan geçiriliyor. Sonuç: 800 sivilin ölümü.

1711 yılında Münih’ten çekilen Avusturyalılar arkalarında sadece kötü anılar bırakmıyorlar. Bir de içenin zihnini açan, lezzetli ve koyu renkli bir içecek bırakıyorlar: KAHVE! Not: Kahveyi de Avusturyalılara ilk kez Osmanlı Viyana Kuşatmasıyla tanıttı, orası da ayrı. Demek ki kahve kuşatmalar aracılığıyla yayılan bir içecek. 1726 yılında Münih’te 7 adet büyük kahvehane var ve bu kahvehaneler dolup taşıyor! Münih bira üreticileri de şehir meclisine gidip “yeter artık ithal etmeyin şunu, daş mı yiyeceğiz lan biz” diye isyan ediyorlar. Çiftlikten fabrikaya yaşanan dönüşüm esnasında insanları sarhoş eden içecekten işçileri ayık tutan ve daha uzun süre çalışmalarını sağlayan kahveye bir geçiş başlıyor ve birahane karları düşüyor.

Bu arada bira tüketimi eskiye göre düşse de Hofbrauhaus’tan çok ünlü bir isim geçiyor. 1780 ve 1781 yılları arasında Münih’te yaşayan Wolfgang Amadeus Mozart’ın bu dönemde kaldığı ev tam da HB’nin karşısında ve Mozart da HB’nin müdavimlerinden biri. Hatta Münih için “Tüm Şehirler Arasında” adlı bir şiir bile yazıyor.

Of all the cities in which I stayed
made much music and my instruments played
I once took up residence in Munich.
I gave a fine concert there at court,
the opera Idomeneo in 1780 there I wrote,
and often sought refreshment in the Duke’s brew house. The beer there really pleased me
and the guests never ceased to amuse me
Anyone who’s been there would agree with me!

1800’lerin başında Bavyera Düklüğü bir Krallık oluyor ve HB de Royal HB statüsüne geçiyor. Ancak hala halka bira servisi yok. 1828 yılında HB halka açılıyor ve halk resmen akın ediyor güzel bira içebilmek için. Hatta açılış gününe kral Ludwig’in de geldiğini yazmış dönemin tarihçisi Johann Mayerhofer.

1800’lerde Hofbräuhaus’u gösteren bir kartpostal

1 Mayıs 1844 tarihinde Bavyeralı bir asker olan Korbinian Stieglmayer, Maderbrau’da 4 litre bira içtikten sonra önüne gelen 26 kreutzerlik hesabı çok fazla bulduğunu söylüyor ve biraevinin patronuyla arasında tartışma çıkıyor ve masalar sandalyeler havada uçuşmaya başlıyor. Etraftakiler de olaya müdahil olunca iş büyüyor. Kırılmadık cam çerçeve kalmadıktan sonra Stieglmayer ve ekibi Münih sokaklarına dalarak “Her yer Maderbrau, Her yer direniş” temalı sloganlar atarak başka birahanelere de dalıyorlar ve şehirde resmen kargaşa çıkıyor. Stieglmayer’in fitilini ateşlediği isyanlarda insanlar bira fiyatları ucuzlayana kadar direniyorlar. Bir Paris gazetesinde olay şöyle yer buluyor:

“Bavyeralılar gururlu ve barışçıl insanlardır. Ama biralarını alırsanız, vahşi isyancılara dönüşürler.”

Bu haklı direniş meyvesini veriyor. Direnişin başladığı gün Avusturya Dükü Albrecht Bavyera Prensesi Hildegard ile dünyaevine giriyor ve Bavyera Dükü (nasıl bir dönemse aq ortalık dükten barondan geçilmiyor) Ludwig I çevresinden gelen “Aman Ali Rıza Bey tadımız kaçmasın düğün günü” telkinlerine kulak vererek biraya gelen fiyat artışını Temmuza ertelediğini duyuruyor. Ancak direnmenin tadını alan halkı bu karar kesmiyor ve gösterilere devam ediyorlar. Dük Ludwig I pabucun pahalı olduğunu anlayıp şöyle bir karara imza atıyor “Biranın fiyatı işçi sınıfının ve askerlerin sağlıklı ve uygun fiyatalı bira içebilmesini mümkün kılmak için 5 kreutzeri geçmeyecektir. En azından Hofbrauhaus’ta bu fiyat geçerli olacaktır.” Hofbrauhaus devlete ait olduğu için fiyatları 5 kreutzere sabitliyorlar ama “kim takar lan Bavyera Dükünü” diyen bazı biraevleri eski fiyatlara devam ediyor.

Yalnız, bu durum işlerin daha da boka sarmasına sebep oluyor. Hofbrauhaus fiyatları düşük olduğu için artan talebi karşılayamıyor ve elinde bira kalmıyor. Vatandaş bu sefer diğer biraevlerine yükleniyor ama her biraevi indirime yanaşmıyor. Löwenbraukeller ve Pschorrbrau fiyat indirimine gitmeyen biraevlerinden ve halkın fiyatları indirin talebine olumsuz yanıt veriyorlar. Bu sefer isyan boyut değiştiriyor. Halk biraevine taaruz ediyor ve Löwenbrau’nun bira ustası camdan kaçıp şehri terk ediyor ancak Pschorrbrau’nun brewmaster’ı o kadar şanslı değil. İsyancılar Pschorrbrau’nun sahibinin dere kenarındaki evini basıp tüm eşyalarını dereye atıyorlar evi dağıtıyorlar. Olaylar iyice büyüyor ve onlarca kişi isyanlarda ölüyor. “Ordu göreve” sloganı atan bir kesimin çağrısı yanıt buluyor ve ordu duruma el koyuyor. İnsan gibi tavsiye kararı verdik, ortalığı bok ettiniz lan diyen Ludwig I bu olayların sonucunda şöyle bir karar veriyor “İstisnasız tüm biraevlerinde bira fiyatı 5 kreutzeri geçmeyecektir.”

1852 yılında Ludwig’in yerine geçen Maximillian II pek de babası kadar zeki değil ki “ben HB’yi satayım lan!” diyor. Özelleştirme meraklısı liberallerin ilklerinden kendisi. Fakat Münih halkına bu dahiyane fikrini sormaması en büyük hatası oluyor veeeee: Her Yer HB, Her Yer Direniş! Sonuç: HB Devletin ve Halkın Birahanesi olarak kalmaya devam ediyor.

Philip de Laszlo’nun “In the Brewery in Munich” isimli Hofbräuhaus’u resmeden tablosu

1908 yılında ise HB’de çok enteresan bir olay yaşanıyor. Müşterilerden birisi limonata sipariş ediyor! Şimdiye kadar böyle bir şeyle karşılaşmamış olan garsonlar limonatayı bir saygısızlık olarak değerlendirerek siparişi getirmeyi reddediyorlar. Sonunda yetkili bir abi araya giriyor ve müşteriye limonatasını ikram ederek bu olayı tatlıya bağlıyor. Ama bu olay HB’nin tarihinde “Limonata Skandalı” olarak yerini alıyor.

1900’lerin başında HB

1920’lerde ise dünyaya damgasını vuran Adolf Hitler’in gölgesi HB’nin de üzerine düşüyor. 24 Şubat 1920 yılında HB’nin üst katında Nasyonel Sosyalist Parti’nin programını halka anlatan bir konuşma yapıyor. Sonrasında da çoğu gece HB’ye gelerek nutuk atıyor millete ve siyasi hareketini yürütüyor. Hatta 24 Şubat 1929 yılında da ilk konuşmasının 9. yılını anan bir etkinlik yapıyorlar (neden bir yıl daha bekleyip de 10. yıl değil ben de anlamadım).

Hitler HB’de. Çevresinde de kurmayları (I love Kurmay kelimesi)

Hikayenin devamı da tahmin edeceğiniz gibi İkinci Dünya Savaşı, yıkık dökük bir Avrupa ve 25 Nisan 1944 gecesi ilk bombasını yiyen HB’den geriye kalan küçücük bir taş yığını şeklinde. Yalnız, bombardımandan mucizevi bir şekilde çizik bile almadan kurtulan çokça bira bardağı da mevcut. Ayrıca bu bardaklar koruma altına alınmışlar ve bugün de sergileniyorlar.

Savaşın vurduğu yıkık dökük HB

1958 yılında yenileme işlemi tamamlanıyor ve HB eski ihtişamına yakışır bir şekilde (ama belki de kalbi kırık ve kötü anılarla) tekrar açılıyor. 27 Eylül 1989 tarihinde Hofbräuhaus 400. yaşını kutluyor. 1980’lerden itibaren HB’nin işletmesini Sperger ailesi yürütüyor. Mülkiyet hala devlete ait ama bu yönetim işlerini filan şimdilerde 5 yıllığına seçilen kişiler alıyor. 1980’lerden beri de Sperger ailesi kuşaktan kuşağa geçen bir şekilde koltukta oturuyorlar.

2004 yılında Sperger’lerin isimi çalışanlara kötü davranmak, ücretlerini ödememek ve çalışırken ücretsiz yemek dahi vermemek gibi şeylere karışıyor. Daha sonra sözleşmelerden haberleri olmadığını, bu işleri iş bulma kurumunun hallettiğini öne sürüyorlar ve tazminat ödemeyi kabul ediyorlar. Hatta Bavyera Gastronomi ve Restaurantlar Birliği HB’deki çalışma koşullarını modern kölelik olarak tasvir ediyor.

Son olarak, sağda solda yazan “buraya gelip de bardak çalmak adettenmiş” laflarına kanar da bir bardak yürüteyim derseniz başınıza şöyle bir olay gelebilir. 1994 yılında Amerikalı bir sosyoloji öğrencisi üzerinde HB sembolü olan ve HB’nin hemen girişindeki hediyelik dükkanda da satılan meşhur bardaklardan birisini çantasına atıyor, fakat yakalanıyor ve tutuklanıyor. Bavyera Mahkemesi aslında adi bir suç olan bu bardak çalma vakasını toparlamaya çalışana kadar da 4 haftasını hapiste geçiriyor. Sonuç olarak ise, mahkeme bardak çalan Amerikalı sosyoloji öğrencisine bugünün değeriyle 1260€ ceza vererek tahliye edilmesine karar veriyor. Yani, eğer HB’den bardak çalacaksanız, bir daha düşünün. Hediyelik eşya dükkanında her çeşit bardak mevcut ve fiyatlar da makul! Hatırlatırım.

1969 yılından HB Menüsü

Sıra geldi Hofbräuhaus’a

Günümüzde ise hala Münih’e gidince görmeden gelinmemesi gereken bir yer olarak her kartpostalın ve magnetin üzerinde kendine bir yer buluyor Hofbräuhaus. Orta Çağ’dan kalma bir hanı andıran havası ve tarih kokan duvarlarıyla (her ne kadar yıkılıp yeniden yapılmış olsalar da) sizi alıp götüren bir yer.

Havanın da güzel olduğu şahane bir Münih akşamında geldik HB’ye. İlk iş büyük kapının hemen dibinde olan hediyelik eşya dükkanına bakmak oldu. Magnetten t-shirte, ne ararsanız var. Elbette bira bardakları mağazada en çok bulunan ve en çok çeşidi olan hediyelik ürün. Fiyatlar da gayet makul sayılır.

Hofbräuhaus’ın dışarıdan görünüşü

Hediyelik eşya dükkanının içi böyle

İçeriye girişte Kartal Tibet’li Tarkan filmlerindeki hanlardan birisine gelmiş gibi hissettim ben. Masaya kurtla oturup “bize iki kişilik yemek getir hancı” diyesim gelmişti ama eşimle geldiğim için “Ein Weissbier und ein Dunkel Bier bitte” dedim. Daha doğrusu eşim dedi ben Almancasız o Almancalı olduğu için.

Yemek konusu ise “101 ways of cooking pork” isimli çalışmanın uygulaması gibi. Weißwurst sevenlerin coşacakları bir yer HB. Domuz yemeyenlerin ise patates salatası eşliğinde 3-4 pretzel kemirmesi uygun bir karın doyurma yöntemi.

Domuz, domuz, domuz ve yine domuz

Mutfak ise gün içerisinde farklı yemekler çıkartıyor. Yani her yemek günün her saati yok. Gece ve Gündüz menüleri var. Gece menüsünde ana yemek pek yok. Daha çok aperatifler var. Ben bir menü almıştım, onun da fotoğrafını çekip buraya koyuyorum, gitmeyi düşünenler kendilerini hangi yemeklerin karşılayacağı hakkında bir fikir sahibi olurlar böylece.

Ben 1 litrelik bir Dunkel söyledim sanki gün içinde hiç bira içmemişim gibi. Eşim de 0.5’lik bir Weissbier söyledi. HB’de diğer Alman bira evlerinde olduğu gibi dilediğiniz masaya oturabiliyorsunuz. Biz de tek başına demlenen ve adının Huber olduğunu öğrendiğimiz bir abinin yanına oturduk. Sıfır İngilizceli Huber ile ben pek iletişime geçemedim. Ben onun Almanca dediklerine kafa salladım o da benim İngilizce dediklerime kafa salladı. Eşim de ikimiz arasında çevirmenlik yaptı ama o da “Bu adamın dediklerinin yarısını anlamıyorum nasıl bir aksanı varsa. Bir de diş de yok ağzında bir garip konuşuyor” dedi ve Lost in Translation moduna geçtik.

HB’de müdavimlere ayrılmış özel bir alan var. Burada müdavimlerin kendi bardaklarını koyup kitleyebildikleri  dolapvari bir şey var ve anahtarı da müdavimde. Mesela resimdeki kırmızı suratlı amca birasını içti, bardağını da kendisine ayrılan yere koydu ve sızmak üzere evine doğru koyuldu. 

Hastası olduğumuz pretzeller HB’nin de olmazsa olmazı ve resimdeki Alman kızımız yöresel Bavyera elbisesiyle ara ara dolaşarak “var mı pretzel isteyen?” diye soruyor.

Diğer birahanelerde görmediğim bir detaya HB’de rastladım. Aslında bu HB’ye has bir şey değil. Bardaklar litrelik olunca bitirmesi de daha uzun sürüyor haliyle. Tek geldiyseniz ve “dur lan bir tuvalete gideyim” derseniz, geldiğinizde “aaa bu masadaki kalkmış” diye düşünen bir garson gelip biranızı alabilir. Bunu önlemek için satılan bir aparat varmış meğerse! Üzerinde de böyle magnetvari resimlerin olduğu bir bira kapatma ve “ben geliyorum birazdan, biramı sakın alma ey garson” deme aleti var. Bizim Huber’inki resimdeki gibi. Yolunuz Münih’e düştüyse ve bu blogu da okuyorsanız, HB sizin için kaçmaması gereken bir durak. Gidin ve kalabalık masalardan birine oturup, birkaç saatliğine Bavyera köylüsüymüşcesine hayatın tadını çıkartın. Prost!

Görüşmek üzere…

 
Tags: × ×

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*