Hoegaarden: Keşişlerden Sütçüye Uzanan Bir Buğday Birası Hikayesi

Bu postta aslında Schneider Weisse Tap 6 Aventinus’un incelemesini yapacak ve Schneider Trilogy’i tamamlayacaktım ama Schneider Weisse’ler hiçbir dükkanda-restorantta bulunamıyor bu aralar maalesef. Yine klasik gümrükte bekleme muhabbeti. Bileydim dolaptaki son Tap 6’yı hunharca gömmez, tadıma saklardım. Schneider Weisse’ler raflarda yerini alana kadar blogu boşlamak istemedim ve bir sonraki tadım olan Hoegaarden Witbier’i önceye aldım.

Aslında kafamda Hoegaarden daha ileri bir tarihteydi ama Şeref Server Bey’in yerinde önerisiyle öne çektim. Böylelikle, Schneider üçlüsü ve Hoegaarden incelemelerini yaparak Türkiye’de satılan Buğday Biralarının tamamını (4 tane lan, çok az değil mi) incelemiş olacağı(m)z. Bu postta da yine her zamanki gibi genelden-özele metodunu (benim uydurmamdır kendisi) uygulayacağım. Yani, önce bu Witbier nedir olayına bakacağız, sonra Hoegaarden’ın tarihçesini biraz kurcalayıp, son olarak da Hoegaarden Witbier’in tadımına geçeceğim.

Buğday biralarıyla ilgili bazı temel bilgileri Schneider Weisse Tap 5‘i incelerken vermiştim. Siteyi ilk kez ziyaret edenler ya da bilgileri tazelemek isteyenler bakabilir. Biracılık kitapları buğday biralarını temelde dört türe ayrıyor: (1) Weissbier – Hefeweizen (2) Berliner Weisse (3) Witbier (4) American Wheat Beer. Bugün incelediğim Hoegaarden bir Witbier.

Witbier’ler Belçika ve Hollanda’ya özgü buğday biraları. Tipik buğday biraları gibi (burada Hefeweizenleri kast ediyorum) Witbierler de filtre edilmiyorlar ve bundan dolayı buğulu bir görünüme sahipler. Yine, klasik buğday biraları gibi Witbierler de üstten fermente edilen “ale” tipi biralar. Gel gelelim, bu benzerliklerin yanında Witbierleri kendine özgü kılan farklılıklar da mevcut. Öncelikle, Witbierler de baharat ve portakal kullanımı esas. Hatta, bazı kaynaklara göre tarihçesi 14. yüzyıla giden Witbierler ilk üretildiklerinde şerbetçiotu dahi kullanılmıyormuş. Ancak  günümüzde Witbierlerde şerbetçiotu kullanımı yaygın bir uygulama. Klasik buğday biralarıyla karşılaştırmaya devam edersek, hefeweizenlerde tat olarak temelde karanfil ve muz aromaları baskınken, Witbierlerde daha ekşi ve baharatlı aromalar ve portakal-limon tadı baskın. Acılık olarak bazı kaynakalarda şöyle bir karşılaştırmaya ulaştım, International Bitterness Unit (IBU) değerleri Hefeweizenler için 8-15 iken, Witbierler için 10-20. Yani Witbierler Hefeweizenlere göre daha acımtırak bir tada sahip. Bunda da içerdikleri baharatın rolü olsa gerek. Renk olarak da Witbierler daha açık renkteler. Hem Weissbier hem de Witbier “Beyaz Bira” anlamına geliyor olsa da Witbier daha beyaz aslında. Beyazlar arası birinci gibi yani. Ayrıca Fransızlar da Witbier için Biére Blanche terimini kullanıyor, kayıtlara geçelim.

Witbier üretimi Belçika’nın küçük bir kasabası olan Hoegaarden’da 14. yüzyılda başlıyor. Daha eski de olabilir ama eldeki belgeler en çok 14. yüzyıla kadar gitmeyi olanaklı kılıyor. 15. yüzyılda Belçika Hollanda’nın bir parçası konumunda ve Hollanda o dönem de birçok koloniye sahip ve dünyanın bir ucundaki kolonilerinden değişik, güzel hatta bazen dönemin insanları tarafından “garip” denebilecek birçok baharatı da kıtaya taşıyor. Hoegaarden kasabasında Witbier üretiminin başında keşişler var ve Hollanda’nın kolonilerinden gelen -yeni- ürünler bu keşişlerin elinde bira hammaddesine dönüşüyor. Keşişlerin denemeye başladığı maddeler arasında Venezuela açıklarında Güney Karayipler’de bir ada olan Curaçao’dan gelen kişniş (coriander) ve Curaçao portakalı kabuğu (orijinal adı Laraha) da bulunuyor. Hoegaarden’ın kendi tarihçesinde yazdığına göre, 1445 yılında bugün içtiğimiz Hoegaarden’ın reçetesi ortaya çıkıyor. Hatta, 1445 yılında bu birayı deneyenler bu bir başyapıt (masterpiece) demişler. “At yalanı …. inananı” demiştim ben bunu ilk okuduğumda ama sonra doğruluk payı olabilir dedim kendimce. Çünkü, 17. ve 18. yüzyıllarda Witbier Brüksel’de ve Avrupa’nın diğer birçok şehrinde çok popüler ve dominant bir bira haline geliyor. Hoegaarden ve Leuven’deki bira imalathanelerinden Brüksel ve diğer Avrupa şehirlerine inanılmaz bir bira ihracatı olmuş. Kayıtlara göre, 1709 yılında sadece Hoegaarden kasabasında 12 bira üreticisi var. Bu sayı 1726 yılında 36’ya çıkıyor ve kasaba nüfusu sadece 2000 kişi civarı. 55 kişiye bir bira üreticisi düşüyor lan! 300 yıl önce hem de. Çok yanlış bir ülkede çok yanlış bir zamanda doğmuşum ben!! Midnight in Paris‘teki gibi sürekli bir geçmişe özlem hali içindeyim bugünlerde … Bu arada, 36 bira üreticisinin yanında da 110 tane malt üreticisi var!

17. ve 18. yüzyıllardaki Witbier dominasyonu iki sebeple kırılıyor. İlki 19. yüzyılın ortalarında ortaya çıkan Lager ve Pilsner tipi sarışın alttan fermente biraların bira tüketim kalıplarını yerle bir etmesi ve bira içme alışkanlıklarını değiştirmesi. Bir başka deyişle, Lager ve Pilsner’in doğuşu, Witbier’in popülaritesine büyük darbe vuruyor. Aslında Stout ve Porter tipi biralar da Lager & Pilsner’in ortaya çıkmasından etkilenmiş bu arada. Yani tek kurban Witbier değil. Tahtını sarışın biralara kaptıran beyaz biramız, zaten kötü bir konumdayken Birinci ve İkinci Dünya Savaşları’yla neredeyse sahneden silinme aşamasına geliyor. Hatta siliniyor bile denebilir.

Olaylar şöyle gelişiyor, Hoegaarden kasabasındaki son bira üreticisi olan Tomsin 1957 yılında kapanıyor. Bu tarih itibariyle Witbier yok piyasada ve Witbier’e can veren ve 18. yüzyılda 36 bira üreticisi ve 110 malt üreticisine ev sahipliği yapan Hoegaarden kasabasında artık Witbier namına dikili bir ağaç yok! 8 yıl sonra, 1965’te bir sütçü olan, evet evet sütçü (milkman yazıyor vallaha) Pierre Celis arkadaşlarına “Nerede o eski Witbierler azizim, çok özledim be abi” diye hayıflanıyor, dert yanıyor adamcağız. Ve, aga ben bunu yeniden yaparım lan diyor. Zaten Tomsin bira üretim tesisinin hemen yanındaki evde oturuyormuş. Peder Bey’den mali destek alıyor, (ben babama desem ki baba finansal desteğini istiyorum, bira üreteceğim, siktir lan der herhalde, denemesi bedava aslında) ve bir de veteran bir brewmaster ayarlayarak ilk Hoegaarden’ı kendi ahırında mı diyelim artık mandırası mı diyelim, o ortamda süt bakracında kaynatarak yapıyor. İmkansızlıklar içinde üretiyor yani adam.  Ahırda üretiyor lan daha ne olsun. Ama bira tutuyor ve işler büyüyor. Ahırdan taşınıyor ve daha büyük bir binaya geçiyor. Bu binanın adı da De Kluis diye geçiyor Flamanca’da. İngilizcesi “cloister” ve kökeni “enclosure” yani kapanma. Ama De Kluis dendiğinde yani The Cloister, anlamamız gereken şey şu: genellikle kilise ve manastırlarda bulunan dört tarafı taşlarla örülü kare ya da dikdörtgen şeklindeki yapı. Yani bu isimle de bir nevi keşişlere selam çakıyor Celis. Fotoğrafı da aşağıdaki gibi.

1985 yılına gelindiğinde Celis yılda 75.000 hektolitre üretim yapıyor ve Amerika’ya ihracatın planlarını yapıyor. Fakat kaderin Celis için başka planları var. Amerika’ya ihracat planları yapılırken 1985 yılında fabrikada büyük bir yangın çıkıyor veee püffffff… Celis başladığı yere geri dönüyor. Belki de daha geride bir noktaya… Intrabrew, Stella Artois’i, Beck’s’i ve Leffe’yi de üreten firma, Celis’e yardım teklif ediyor. Fabrikanın onarımı ve yeniden inşaası için Intrabrew Celis’e borç veriyor. Aslında, bu yardım uzun vadede Hoegaarden’ı satın almayı içeriyor aslında. Celis teklifi kabul ediyor ve birkaç yıl içerisinde Intrabrew Celis’e Hoegaarden’ın içeriğini değiştirmesini ve daha mass-market konumunda bir ürün olması yönünde baskılar yapıyor. Celis de bu yardımın asıl sebebini anlıyor bu zaman içinde. Borç yüküyle baskı altına alınmaya dayanamıyor ve 1987 yılında Intrabrew Hoegaarden’ı satın alıyor ya da Celis Hoegaarden’ı Intrabrew’e satıyor, nasıl görmek isterseniz… Celis daha sonrasında Intrabrew için şöyle diyor: “Onlar bira üreticisi değiller, onlar bankerler. Hoegaarden reçetemden birçok şeyi de çıkarttılar ve kendilerine göre bir şey üretiyorlar artık.”

Ve eskinin sütçüsü, bugünün Witbier efsanesi Celis Texas’a göç ederek oraya yerleşiyor. Tabi bira üretimine de devam ediyor burada ve Celis Brewery’i kuruyor. Dediğine göre de orijinal reçetesine sadık kalarak Hoegaarden üretiyor Celis Brewery adı altında ve daha sonra da Celis Brewery’i Miller’a satıyor. Bu arada Pierre Abi’nin boynuna taktığı zımbırtıdan Texas’a ne kadar da ayak uydurduğu belli oluyor değil mi?

Bu arada, Belçika’da ise 2005 yılında Intrabrew (AmBev ile birleşerek yeni adıyla InBev) Hoegaarden’daki fabrikayı kapatacağını ve üretimi Liege’de bulunan Jupille’e taşınacağını söylüyor. Ancak, Hoegaarden sakinleri ellerinde kalan bu son dala sıkıca sarılıyorlar ve kasabanın hem en önemli simgesi hem de en önemli istihdam kaynağının ellerinden alınmaması için protestolar yapıyorlar. Bu sefer de ne diyoruz? “Her yer Hoegaarden, her yer direniş!” Ve 10 Eylül 2007 yılında InBev Hoegaarden fabrikasının yerinde kalacağını ve 60 milyon euroluk bir bütçenin de fabrikanın iyileştirilmesine aktarıldığını belirtiyor. Hoegaarden halkı da ellerindeki son simgeyi kaybetmemiş oluyor. Tıpkı bizim gibi. Ama orada biber gazı, TOMA ve beş cana mal olmamıştır tabi bu. Rahat yerde direniş yapmışsınız lan keratalar. Bu arada bira sanki direnişin ve isyanın içkisi gibi. Önceki postta Schneider Weisse Tap 7‘yi anlatırken de MaderBrau’da bira fiyatları yüzünden çıkan isyana değinmiştik.

Evvveeeet, gelelim Hoegaarden’ın tadına. Önce görünüşe bakalım. Hoegardeen’ın şişesi bence gayet güzel ve göz alıcı. Şişe etiket uyumu gayet başarılı. Hatta rafta Efes tombul şişenin yanında görünce daha da güzel geliyor insana. Yalnız etikette diyor ki Anno 1445. Yani 1445’ten beri. Şimdi okuduk yukarıda, 1445’te Hoegaarden’daki keşişler Curaçao portakal kabuğu ve kişniş kullanarak bir Witbier ürettiler. Ama 1965 yılında da Pierre Celis bu içtiğimiz biranın temelini atıyor ve marka olarak Hoegaarden’a can veeitor. Anno 1445 biraz iddalı olmuş sanki. Süleymaniye’de müdavimi olduğumuz Erzincanlı Kuru fasülyeciye bir gün sormuştum, abi tabelada 1924 yazıyor, hakikaten 1924 mü ya? Bekliyorum ki hani Hacı dedesi 1924’te ilk kez el arabasıyla da olsa el atmış bu işe desin filan. Yok be abi, benim kayınbabamın doğum tarihi, bir de biz aramızda 7/24 diyoruz ona dedi adam. Yoksa bizim 6-7 senedir. Oeehh demiştim. 1924’ten beri ayağına bizi yemiş adam. Hoegaarden’da da ben biraz sezdim bunu açıkçası.

Hoegaarden orijinal bardağı altıgen şeklinde ve kalın camlı ki eldeki ısı geçmesin ve biramız ısınmasın. Hatta Hoegaarden websitesinde Hoegaarden’ı en iyi şekilde servis etmek için orijinal bardağını birkaç saat buzlukta beklettikten sonra kullanmak gerektiği de belirtilmiş. Yani buz gibi bir bardakta içildiğinde alınan tadın arttığı bir bira Hoegaarden. Bende bu bardak yok, muadili bir meşrubat bardağı da bulamayınca evde, kafama göre biraz estetik de olsun kaygısıyla fotoğrafta gördüğünüz bardağı kullandım. Yakıştı mı? Sizin takdirinize bırakıyorum artık.

Hoegaarden’ın alkol oranı % 4.9 ve 3-5 derecelik bir sıcaklıkta içilmesi öneriliyor. 7-8 derece diyen de var ama buzlukta bekletilen bardak önerdiklerine göre 3-5 derece daha mantıklı geldi bana. Hoegaarden’ın arkasını çevirip de etiketine bakınca göze çarpan iki önemli şey: kişniş ve portakal kabuğu yazısı oluyor. Bu ikilinin 1445’ten bu yana kullanıldığını belirtmiştik. Randy Mosher Radical Brewing isimli kitabında da Curaçao Portakalı kullanmanın yaratıcı bir fikir olduğunu onaylamakla birlikte evinde Hoegaarden yapmak isteyen olursa limon kabuğu kullanmanın da pekala uygun olabileceğini belirtiyor. Bu arada, birçok yerde okuduğum kadarıyla, Hoegaarden da kişnişin dışında sır gibi saklanan üçüncü bir baharat daha kullanılıyormuş. Dünyaca ünlü bira gurusu Michael Jackson ya da diğer ismiyle Beer Hunter bu üçüncü baharatın kimyon olduğunu iddia ederken, başkaları sarı papatya olduğunu iddia ediyor. Burnuna ve damağına güvenenlerin yorumlarını beklerim. Bu üçüncü baharat ne olabilir?

Bahsetmek istediğim bir nokta da Hoegaarden’ın üretim süreci. Hoegaarden iki kere fermente edilen bir bira. İlki kazanda ikincisi ise şişede. Üretim sürecini detaylı olarak sizlere sunmak istedim. Hoegaarden’da %45 buğday ve %55 arpa maltı kullanılıyor. Hoegaarden üretilirken önce kişniş, sonrasında da portakal kabukları mayşelenen malta ekleniyor, ardından da şerbetçiotu ekleniyor ve 103 derecede kaynatılıyor. Sonrasında da şerbetçiotu, portakal kabukları, kişniş ve o gizemli üçüncü baharat karışımdan çıkartılarak soğumaya bırakılıyor. Karışım 19 dereceye geldiğinde de fermentasyon sürecine geçiliyor. Maya ekleniyor ve böylece şekerin alkole ve karbondiokside dönüştürülmesi sağlanıyor. Fermentasyon süreci 18-25 santigrat derece arasında yapılıyor ki bu gayet sıcak sayılabilir. Bu sıcaklıkta fermentasyonun yapılması ve mayanın işini kazanın yukarısında halletmesi de Hoegaarden’ın bir üst-fermentasyon birası, yani -ale- olaraj sınıflandırılmasını sağlıyor. Bu fermentasyon olayı 5 gün sürüyor. Daha sonra Hoegaardenınız tekrar soğumaya bırakılıyor. Bu süreç de 3-4 gün ve bu esnada biranın olgunlaşması sağlanıyor. Ardından da mayayı biradan bir santifrüj aracılığıyla alıyorlar ve biramızı pastörize ediyorlar. Şimdi sıra ikinci fermentasyona geldi. İkinci fermentasyon ise şişede oluyor ve şişenin içine şeker ve maya eklenmesiyle gerçekleşiyor. 21-25 santigrat derecede bekletilen şişelerde ikinci fermentasyon bir haftada tamamlanırken bu süre fıçılarda iki hafta sürüyor.

Hoegaarden’da kullanılan şerbetçiotundan da biraz bahsetmek istiyorum. Yukarıda Celis’in Intrabrew’in biracı değil banker olduğunu ve kendi Hoegaarden reçetesini değiştirdiğinden bahsettim. Celis Hoegaarden da yulaf da kullandığını ama Intrabrew’in yulaf kullanımını kaldırdığını belirtiyor. Şerbetçiotu olarak ise Celis acılık için Çek Cumhuriyeti’nden Saaz ve aroma için de İngiltere’den Goldings (East Kent Goldings diye de biliniyor) şerbetçiotlarını kullanırken, Intrabrew Tomahawk ve Nugget şerbetçiotlarını kullanıyor(muş). (Muş dedim çünkü şu an kullanılan şerbetçiotlarıyla ilgili bilgiyi google’da bir türlü bulamadım ve beerader‘dan alıntı yaptım, belirtmek isterim)

Bu şerbetçiotları arasındaki temel fark alfa asidi değerlerinde yatıyor. Saaz ve Goldings’in alfa asidi sırasıyla 3.5-4 ve 3-4.5 iken Tomahawk ve Nugget’ın alfa asidi sırasıyla 14-18 ve 12-14. Bunları verdin eyi de, bu alfa asidi neye yarıyor gardaş derseniz de biradaki acılık alfa asidiyle doğru orantılı beyler derim. Yani Celis daha az acımtırak bir Hoegaarden üretirken, Intrabrew acılığın katsayısını artırmış. Ayrıca, düşük alfa asidi biranın aromasının daha ön plana çıkmasını da sağlıyor. Yani Celis daha aromatik, daha az acı bir Hoegaarden üretirken Intrabrew daha acı ama daha az aromatik bir Hoegaarden da karar kılıyor. Celis’in Hoegaarden’ını içmek istedim şimdi açıkçası. Farkı çok merak ettiğimi belirteyim. Bir de Celis diyor ki “Benim kullandığım şerbetçiotlarını değiştirmelerinin arkasında maliyet kaygısı yatıyordu.” Bunlar banker derken de neyi kast etmiş olduğunu sanırım şimdi anladık.

Renk olarak, açık sarı bir renkte Hoegaarden ve beklediğimiz gibi bulanık. Şişenin yaklaşık 4/5’ini bardağa koyduktan sonra şişeyi sallayarak mayayı da biraya karıştırıdım ve kalan kısmı da bardağa koydum. Hoegaarden websitesinde de önerilen yöntem bu. Filtre edilmemiş olmanın doğal sonucu bu bulanık görüntü. Ayrıca, daha önceki buğday birası incelemelerimde bahsettiğim gibi filtre edilmemiş bira protein açısından candır. Tüm yararlı maddeler ve maya filtreden geçmediği için birada kalır ve hem tadı hem aromayı hem de B vitamini & proetin zenginliğini artırır.

Köpük ilk başta gayet başarılı hatta 400cc’lik bardağım yetmiyor Hoegaarden’ıma. Ama sonra yavaş yavaş kayboluyor bu köpük ve yarım parmaktan dahi az bir seviyede eşlik ediyor bana. Ama hakkını da vermek lazım ki ülkemizdeki kola köpüklü lagerlerden sonra buna bile şükrediyor insan. Bardağın sonuna kadar az da olsa bir köpükcük mevcut bardakta ve köpük bardağa yapışarak dantel çizerek Hoegaarden’ın kalitesi hakkında sinyaller çakmaya devam ediyor.

Koku çok keskin. ilk koklamada buğday biralarını andıran bir his oldu bende. Sanırım buğday maltından kaynaklı bu. Hefeweizenlerdeki baskın muz kokusu Hoegaarden’da yerini portakal ve limon kokusuna bırakmış. Açıkçası portakal ve limon aromaları ortalığı aldı götürdü. İnanılmaz keskin ve güzel bir koku. Narenciye bahçesindeymişsiniz gibi. Siz de koklayın, hak vereceksiniz bana. Uzun uzun kokluyorum ve doyamıyorum desem yalan olmaz. Bir de bana bir şey andırdı bu portakal – limon arası koku. Sanırım Schweppes portakal ya da lemon. Çok emin değilim. Ama Hoegaarden’ın kokusu gerçekten çok cezbedici. Baharatlı bir koku var mı? Zaten etikette de açıkça yazan kişnişi fark etmemek elde değil. Bu baharatımsı aroma bence Horgaarden’a hoş bir koku da katıyor.

Koklamaya doyamadan tadıma geçiyorum. Kesinlikle çok ferahlatıcı ve kolay içimli bir bira. Tam bir yaz birası diyorum ve noktayı koyuyorum. Hafif gövdeli bir bira Hoegaarden ve kesinlikle içilebilirliği çok yüksek. Bir mouthgasm yaratmasa da yudumladıktan sonra ohhhh be iyi geldi lan dedirtiyor insana. Gazlı bir yapısı var ki bunu hem köpüğün ilk andaki kallaviliğinden hem de kabarcıkların uzun süre dipten tepeye koşmasından da anlamak mümkün. Ayrıca, bu gazlılık Hoegaarden’ın serinleticiliğine de katkı yapıyor.

Portakal – limon aroması ağızda çok baskın olarak hissedilse de beni hayalkırıklığına uğratan konu Hoegaarden’ın after-taste’inin çok zayıf olması. Hoegaarden’ı yudumladıktan sonra ağızda çok silik ve kısa süreli bir tat kalıyor ve bu benim beklemediğim bir şeydi açıkçası. En azından bir acılık bekledi bu deli gönül ama olmadı. Lafı geçmişken, Hoegaarden acılık konusunda orta seviyede hatta az acımtırak denecek bir bira. Yukarıda bahsettiğim alfa-asidi yüksek şerbetçiotları ve baharatlardan kaynaklı olarak tadım öncesi beklentim yüksek bir acılık olduğu yönündeydi ama itiraf etmek gerekirse bu beklentimde yanıldım. Acıdan ziyade ekşimsi bir tat mevcut.

Bana göre Hoegaarden bu sıcak yaz günlerinde çok rahatlıkla tüketilebilecek bir bira. Buzlukta bekletilmiş bir bardakla ister evinizde ya da tekeldeki dolaptan alınıp da sahilde denize karşı yudumlaması çok zevkli olur. Tam bir akşamüstü birası ya da havuz kenarı birası da denebilir. Kolay içimi ferahlatıcı yapısıyla sizi bir nebze de olsa serinleteceğine eminim. Vietnam ve Meksika yemeklerinde sıklıkla kullanılan kişniş sayesinde farklı bir tada sahip olan Hoegaarden yine bu ülke mutfaklarından baharatlı yemeklerle güzel gidebilir diye düşünüyorum.

Sonuç olarak, tat  ve aroma olarak bir Schneider Weisse kadar kompleks değil. Postun en başlarında da belirttiğim gibi ikisi de “buğday birası” olmasına rağmen aslında farklı tipte biralar. Belki de bu kıyaslama elma-armut koyaslaması gibi oldu. Bilemedim.

BeerAdvocate 86 / 100 (very good)

RateBeer: 93 / 100 (overall) 99 / 100 (style)

Benim Notum: 8 / 10

Ayrıca, Hoegaarden ile ilgili bir çok efsane ya da mit mevcut, bunlar arasında bardağın şeklinin reçel kavanozlarından gelmesinden tutun da 17. yüzyılda doktorların vitamin eksikliği olanlara Hoegaarden içmeyi önermesi gibi şeyler var. Benim aktarmak istediği ise bir yetimle ilgili olan efsane.

500 yıl önce Hoegaarden kasabası biracıları bir yetim bulurlar. Kral Charles ise bu yetimin yetiştirilmesi işini biracılara verir. Biracılar da çocuğu alırlar ve Claes ismini verirler. Klaas olarak telaffuz edilen bu isim aslında günümüzün De Cluis’i de aynı zamanda. Neyse, Hoegaarden’daki tüm biracılar çocuğun büyümesini üstlenir ve Claes her biracıya girip çıkar olmuştur. Her birinin üretim sürecini gözlemler ve bir endüstri ajanı kıvamına gelir. Yılda 4 defa, her mevsimin başında Claes üst üste 8 gün, 8 farklı cafede 8 farklı bira içer. Claes 100 yaşına kadar yaşar ve bu uzun ömrünün sırrının Hoegaarden’ın Witbier’i olduğunu söyler. Ortalama ömrün 30-40 olduğu bir dönemde 100 yıl yaşamış adam! Hatta ölünce de bir bira fıçısına gömülmek ister. Boyutlarına uygun fıçı bulunamadığından mı nedir artık, bu isteği olmamış. Bugün Hoegaarden Brewery’nin bahçesinde gülümseyen bir heykeli bulunur Claes’in.

Türkiye’ye de Türk Tuborg tarafından ithal edilen Hoegaarden’ı Carrefour, Migros, Metro ve Macro Marketlerde bulabilmek mümkünken, birçok tekelde de bu biraya kolayca ulaşabilirsiniz. Marketlerde fiyatı 6.60TL olan Hoegaarden tekellerde yerine ve tekelcinin insafına göre 7TL ile 8 TL arasında değişebiliyor.

Yaz bitmeden keyifle ve doyasıya içmeniz dileğiyle…

 

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*