Brooklyn Brown Ale: Birada Amerikan Rüyası

Bir önceki Kriek Max yazısında değindiğim gibi son Avrupa gezimizden bir bavul dolusu leziz birayla döndüm ve yakında bunları inceleyip bloga koyacağım. Ama Türkiye’de yaşayan okuyucular için de ellerinin altında bulunabilecek bir iki bira incelemesi yapıp bavulda getirdiğim nadine parçalara öyle geçeceğim. Maksat okuyanların heveslerini kursaklarında bırakmamak. Bu sebeple, bugün Türkiye’de bulunabilen bir Amerikan Birasını inceleyeceğim. American Microbrewery Revolution’ın meyvelerinden olan New York’lu bir bira bu. Hatta Brooklyn Çocuğu. Karşınızda Brooklyn Brown Ale. Yine her zaman olduğu gibi önce bira stilinden başlayıp, sonra üreticiyi tanıyacağız. En son olarak da biramızın kendisini yakından tanıyacağız. Başlıyoruz…

Bira Tipi: Brown Ale

Brown Ale denen nane aslında birçok benzer bira stiliyle büyük ölçüde kesişiyor. Brown Ale tipi biraları tanımlayın deseler, kısaca ale mayasının kullanıldığı, üstten fermente edilen ve koyu renkli biralar derim. Ama bu tanımın içine Belgian Dubbel, Oud Bruin ya da Düsseldorf’un Kölsch’e tepki olarak doğan birası olan Altbier de girer. Bira dünyasında terim enflasyonu var mı? Bence evet! Ama bu terim enflasyonu görece anlamlı bir çeşitlilik. Çünkü her stili bir birinden ayırmak (belli kriterleri göz önüne alarak) kolay. Bunların en başında da lokasyon geliyor. Yani Belgian Dubbel deyince zihnimizde oluşmaya başlayan “Belçika yöresinden bir bira olsa herhal” düşüncesi gibi. Hal böyle olunca, Brown Ale’i de İngiltere’de aramak gerekiyor.

Brook

Bira türlerini anlatırken bahsetmiştim, endüstri devrimine kadar bira siyah bir içecekti. Maltın çimlendirilmeden sonraki kurutma işlemi makineyle ısıtma yöntemiyle değil, odun ateşinde kurutulmayla yapılıyordu. Böyle olunca da malt yanıyordu ve siyah malttan yapılan siyah biralar içiliyordu. Bazı kaynaklara göre “Brown Ale” terimine ilk kez 1700’lerin ortalarında bazı kitaplarda rastlanıyor. Fakat, ne zaman ki buhar makinesi icat oluyor, siyah bira tahtını altın sarısı pilsner’e bırakıyor. [bkz: Pilsner Urquell] Fakat İngiltere hala kendine has “ale” kültürünü sürdürüyor. Bu kültürün içinde Brown Ale’e de yer var hala. Bu tipin İngiltere’deki en önemli temsilcisi de ilk kez 1927’de üretilen meşhur Newcastle Brown Ale.

Brown Ale’in rengi kahverengi değil aslında. Bu Brown biraz göreceli bir renk. Koyu kırmızıdan siyaha kadar uzanan bir renk yelpazesini kapsıyor. Mesela, Newcastle Brown Ale oldukça koyu kırmızı bir renge sahipken bugünkü konuğumuz olan Brooklyn Brown Ale ise simsiyah bir Brown Ale.

Brown Ale biralar Stout ve Porter biralarla neredeyse birçok açıdan benzerler. Hatta aralarındaki ayrımın çizgileri de bence oldukça bulanık. Bu farklar ufak tefek yerlede kendilerini  gösteriyor. Kısaca değinmek gerekirse, Brown Ale biralar Stout ve Porter biralara göre daha az yanık tat içeriyorlar ve şerbetçiotundan gelen acılık değerleri (bitterness) daha düşük. Bir de Stout ve Porter biralarda meyve aromalarına pek yer yokken, Brown Ale biralarda meyve aromalarını almak mümkün. Son olarak, Porter ve Stout biralar renk olarak şaşmaz bir şekilde siyah iken, Brown Ale biralar yukarıda da bahsettiğim gibi Brownness açısından koyu kırmızıdan siyaha doğru daha geniş bir yelpazeyi içeriyor.

İngiltere’de Brown Ale’ler popülerliğini 1950’lerden sonra yitirmeye başlıyor. Hatta Brown Ale biralar işçi sınıfının tükettiği düşük statülü biralar olarak görülmeye başlanıyor. Porter tipi biraların da 18. yüzyılda hamallar ve liman işçileri tarafından tüketildiği için bu ismi aldığını tekrar hatırlatırım. Günümüzde de İngiltere’de hala açık renkli biralardan daha geride yer buluyorlar kendilerine.

Brown Ale’lere atfedilen işçi sınıfı yakıştırması Amerika’da kendine yer bulmuyor ve Microbrewery Devrimiyle ortaya çıkan Craft Beer akımında Brown Ale’ler Amerika’da tekrar keşfediliyor. Geleneksel reçetelere uygun olarak Amerika’da tekrar canlandırılan “Amerikanlaşmış” Brown Ale’ler İngiliz kardeşlerine göre daha yüksek alkollü (%5-%6 arası gibi), daha koyu renkli, ve daha acı (yani daha hoppier). Hatta kavrulmuş karamelize edilmiş maltların kullanılmasıyla Amerikan Brown Ale’lerinin Porter’lara yaklaştığını da söylemek mümkün.

Brown Ale’lerin Amerika’da tekrar popülerleşmesi ve sınıf ayrımından kurtulması, dünya genelinde de tekrar yükselişe geçmelerini sağlıyor. Bugün Brezilya ve İskandinvya başta olmak üzere Brown Ale tipi biralara olan ilgi artıyor ve de artacak gibi duruyor.

Bira Üreticisi: Brooklyn Brewery

Sıra geldi Amerikan Bira Devriminin güzide ürünlerinden olan Brooklyn Brewery’i yakından tanımaya. Öncelikle biraya ismini veren Brooklyn’den söz etmek gerek. Amerika aslında Avrupa’nın kaybedenlerinden kurulmuş bir ülke. Fransız Devriminden kaçanlar için yeni bir dünya, sürgüne gönderilen suçlular için yeni bir sayfa ve fakirlikten kırılan garibanlar için ise yeni bir hayat olmuş hep. Brooklyn’e ilk gelen Avrupa’lılar arasında da Alman popülasyonu yüksek ve bu Alman popülasyonu yanında kendi geleneklerini ve yeme-içme  kültürünü getiriyor. Alman içme kültürünün de tek bir karşılığı var: Bira! Böylelikle, Brooklyn, Alman popülasyonun yüksek olduğu St. Louis ve Milwaukee ile birlikte 1800’lerin başında Amerikan bira üretiminin başlıca merkezlerinden birisi oluyor. Hatta 1900’lerin başında Brooklyn’deki bira üreticisi sayısı 48. Şehir birahanelerle dolu ve bu birahaneler her daim canlı! Fakat 17 Ocak 1920’de Amerika genelinde uygulamaya koyulan ve 13 yıl devam eden alkol yasağı (prohibition period) Ameraki’da içki kültürüne büyük darbe vuruyor.

Meşhur “Bira istiyoruz” fotoğrafı

Yasağın kalkmasından sonra eski birahanelerden hepsi canlanamıyor tabi. Sayı çok daha azalmakla birlikte büyük bira üreticilerinin pazarı domine etmesi de küçük üreticiye bir darbe daha vuruyor ve 1976 yılında Brooklyn’in son küçük bira üreticisi olan Rheingold Brewery (kuruluşu 1883’e kadar gidiyor) de kepenkleri indiriyor. Büyük balığın küçük balığı yediği bir durum daha! Olan tüketiciye oluyor yine her zamanki gibi. Hep aynı hamburger, hep aynı patates ve hep aynı bira! Amerikan pazarını iyiden iyiye domine eden büyük üreticiler de maliyeti düşürmek için içine mısır ve pirinç maltları katılmış ve aromadan yoksun tırt pilsner-lager biralar iteliyorlar tüketicilere, Miller, Coors ve Bud gibi. Hatta Miller yöneticilerinden birisinin bir lafı var 1970’lerde “Eğer Miller, Bud ya da Coors içtiyseniz Amerikan biralarnın %95’ini tatmışsınız demektir.” Bu durum Amerikan Microbrewery Devrimine neden oluyor ki onu da yakında koyacağım bloga detaylı bir şekilde.

Birbirinin aynısı üç biranın pazarın neredeyse tamamını temsil ettiği Amerika’da bira severler içki yasağının öncesindeki zengin aromalı biralara umutsuz bir özlem duyuyorlar. Tıpkı zamanında Witbier’i elinden alınan Pierre Celis gibi. Brooklyn’de ise Pierre Celis’in yaptığını, yani eski bir birayı tekrar canlandırma işini, iki genç Amerikalı yapıyor: Associated Press muhabiri olan Steve Hindy altı yıl boyunca Orta Doğu’da görev yapıyor ve Suudi Arabistan ve İran gibi alkolün yasak olduğu ülkelerde görev yapan ve bira içme isteklerini evde bira yaparak gideren Amerikalı diplomatlardan “home-brewing” hastalığını kapıyor. Brooklyn’in Park Slope bölgesinde oturan Steve bu home-brewing virüsünu bankacı olan alt komşusu Tom Potter’a da bulaştırıyor. Home-brewing için yanıp tutuşan ve eskinin yasak öncesi biralarını özlemle anan iki kafadar işlerinden istifa ediyorlar ve bira üretimine adım atıyorlar. Kendilerini cesaretlerinden dolayı kutlamak istiyorum. Bu cesaretleri sonucunda harika bir bira markasını dünyaya kazandırdılar.

Bira içimdeki tüm hastalıkları giderdi. 

 Steve ve Tom’un ilk işi güvenilir ve işini bilen bir bira ustası bulmak oluyor ve Alman-Amerikan kökenli bir bira ustası olan William M. Moeller’le anlaşıyorlar. Moeller bira üreticisi bir aileden geliyor. Babası ve dedesi Brooklyn’de bira üretmişler ve notlarını nesilden nesile aktarmışlar. William, dedesinden kalan eski usül reçeteleri hayata geçirmeyi hedefliyor. Ayrıca Brooklyn Brewery’nin etiket ve logo tasarımı için de ünlü “I Love NY” zımbırtısını tasarlayan Milton Glaser ile anlaşıyorlar. Fakat ilk yıllar çok çetin geçiyor. İlk parti biraların etiketlerini depoda kendi elleriyle şişelere yapıştırıyorlar. Daha da kötüsü, New York’taki bütün dağıtım ağlarının büyük üreticiler tarafından kontrol edildiğini görüyorlar ve pazara girmek konusunda çok zorlanıyorlar. New York’lu bir komşuları olan Soho Natural Soda Water’ın sahibi Sofia Collier ise onlara kendi ürünlerini kendilerinin dağıtması tavsiyesini veriyor. Steve ve Tom bir kamyon alıyorlar ve üzerine Brooklyn Brewery logosunu yapıştırıp mahalle mahalle gezerek bira dağıtıyorlar. New York gibi suçun yaygın olduğu bir şehirde de soygunculara mı denk gelmiyorlar, kamyonu mu kaptırmıyorlar… Acıyla, kanla, göz yaşıyla büyütüyorlar Brooklyn Brewery’i!

İşte o kamyon! 

1994 yılında ise New York’un önemli brewmaster’larından olan Garrett Oliver’ı kadrosuna katıyor Brooklyn Brewery. Oliver’ın ilk görevi Brooklyn Brewery için bir bira tesisi planlamak. İki yıllık bir çalışmanın ardından 28 Mayıs 1996 yılında tesis açılıyor. Hatta açılışı da New York Belediye Başkanı Rudy Giuliani yapıyor. Giuliani kurdelayı kestikten sonra ilk birayı da bardağa doldurmayı ihmal etmiyor. Bu bira da bugün Brooklyner Weisse olarak geçen Bavyera usulu bir buğday birası. Garrett Oliver’ın gelişiyle Brooklyn Brewery’nin de yükselişi hızlanıyor. Brooklyn East Indian Pale Ale (IPA), Chocolate Stout, Pennant Ale 55 gibi birçok bira üretiyor Brooklyn. Ayrıca Garrett Oliver’ın The Brewmasters’ Table isimli bira ve yemek eşleştirmelerini konu alan kitabı da bira ve yemek dünyasında büyük yankı uyandırıyor.

Steve (solda) Garrett (ortada) Tom (sağda)

Guiliani kurdelayı keserken

Bugün Brooklyn Brewery 25. yılını kutluyor. Bir mahalle üreticisinden dünya markasına dönüşen Brooklyn son teknoloji üretim tesislerinde Garrett Oliver önderliğinde yeni biralar üretmeye devam ediyor. Hatta Garrett’ın en sevdiği hobilerinden birisi deneysel biralar üretmek. Küçük volümlerde üretilen bu biralar sadece Brooklyn’de bulunabiliyor. En son üretilen biralardan birisi Brooklyn Radius ki kendisi bol baharatlı sezonluk bir bira. Bir diğer bira da Brooklyn Brewery’nin 25. yılın anısına üretilen Brooklyn Silver Anniversary Lager.

Tadım

Sıra geldi Brooklyn Brown Ale’e. Brooklyn Brewery biralarını bazı kategorilere ayırıyor. Bu kategoriler Perennials (uzun süredir üretilen, daimi biralar), Seasonals (sezonluk üretilen biralar), Big Bottles (büyük şişeler) ve Brewmaster’s Reserve (Garrett Oliver ve ekibi tarafından tek seferlik üretilen özel biralar). Brown Ale bir Perennial, yani uzun süredir üretilen ve seri üretimi devam eden amiral gemilerinden bir tanesi.

Yukarıda anlattığım English Brown Ale’lerinde de Northern English Brown Ale’leri daha yüksek alkollü ve acımtırak iken, Southern English Brown Ale’leri ise daha yumuşak içimli ve tatlı oluyor. Brooklyn Brewery ise bu iki tadın arasında bir şey yakalamayı ve kendine has “Amerikan aksanını” katmayı hedeflemiş. Brooklyn Brown Ale’de 6 çeşit malt kullanılıyor. Bunlardan bazıları kavrulmuş maltlar ve bu maltlar biraya siyah rengini ve o hafif yanık-kavruk tatla beraber karamel-çikolatamsı kompleks aromayı katıyorlar. Diğer maltlar ise İngiliz ve Belçika maltları. Ayrıca Brooklyn Brown Ale’de “late hopping” denilen bir teknik kullanılıyor. Şimdi bu late hopping’i biraz daha açmak istiyorum.

İsimden de tahmin edileceği üzere “late hopping” şerbetçiotlarının mayşeye sonlara doğru katılmasıyla ilgili. Peki ha önce ha sonra ne fark eder aga? Şimdi kaynama esnasında şerbetçiotlarının erkenden atılması durumunda şerbetçiotlarının acı tadı vermesini sağlayan asitleri mayşeye geçiyor fakat biraya asıl aroma ve tadı verecek olan yağ asitleri kaynamayla beraber buharlaşarak uçup gidebiliyor. Daha doğrusu, çoğu uçup gidiyor, azı kalıyor. Fakat, şerbetçiotlarının daha geç konması durumunda yağ ve asitler daha az buharlaşarak biraya daha kompleks bir tat veriyorlar. Uçup gitmek yerine, biranın bir parçası olarak mayşede kalıyorlar. Peki bu geç şerbetçiotu koyma işi ne kadar geç? Bu konuda kesin bir süre yok ama kaynamanın son 30 dakikası içinde şerbetçiotunun konması “late hopping” denmesi için yeterli. Yani son 30 dakikadan itibaren başlıyor “late hopping.”

İçerik & Alkol Oranı: Su, Şerbetçiotu, Malt ve Maya. Yani gayet saf bir bira. Yalnız kendisi eser miktarda buğday içeren bir bira. Burada da sanırım köpük kalitesi ve kalıcılığıyla ilgili bir amaç güdülmüş. Brown Ale’de Cascade (alpha acid: 4.5-7) Willamette (alpha acid: 4-6) ve American Fuggle (alpha acid: 4-5.5) şerbetçiotları kullanılmış. Her şerbetçiotu da düşük alpha asidi oranlarına sahip ve görece daha az acılık içeren biralar. Ayrıca her üç şerbetçiotu da acılık vermekten çok aroma vermek için kullanılan şerbetçiotları. Mesela, Brookyln East IPA’da kullanılan şerbetçiotlarından birisi olan Centennial ise tamamen acılık verme amaçlı kullanılan ve alpha acid oranı 11-14 olan bir şerbetçiotu. Brown Ale %5.6’lık bir alkol oranına sahip ve sadece 190 kalori (33’lük şişe için konuşuyorum).

Şişe & Tasarım: Gayet başarılı. Logo filan bence zaten aşmış gitmiş. Şişe de oldukça güzel. Şişe ve etiket kombinasyonu tamamen göz alıcı. Hatta kapak üzerindeki büyük B harfi bile çok uyumlu duruyor. Özenildiği belli.

Bardak: Ben hafif tombik bir bardak seçtim bu sefer. Aslında İngiliz Pint bardakları ya da Stout bardakları kullanılabilir ama bende bu bardakların 33’lüğü yok ve yarısı boş bir şekilde durmasın diye 50’liklerini de kullanmak istemedim. Görüntü aşağıda, yorum sizlerin artık.

Köpük: Fena değil. İlk başta kalın bir köpük ortaya çıktı fakat daha sonra yarım parmaklık bir seviyeye indi köpük. Her ne kadar buğday içeriyor olsa da Brown Ale’in köpüğünün daha göz alıcı olmasını beklerdim açıkçası. Aslında kötü bir köpük değil asla, sadece daha iyi olabilirdi bence.

Renk: Simsiyah bir bira bu! Brown falan değil, Black Ale resmen. Kömür karası bir görüntü var karşımda ki bence çok da güzel.

Koku: Keskin bir kokusu var Brown Ale’in. Karamel, çikolata ve koyu meyveleri andıran bir kokusu var. Derin derin kokladıktan sonra ikna oluyorum ki bu koyu meyve kokusu aslında üzüm-pekmez arası bir koku. Bir de tipik İngiliz Ale’i kokusu aldım daha sonra. Bunun da kullanılan mayadan olabileceğini düşünüyorum ama çok emin konuşmamalıyım.

Gazlılık & Gövde: Yüksek gövdeli bir bira Brown Ale. Her yudumunda ağızda kendini hissettiren tok bir tadı var. Gazlılık ise orta seviyede.

Tat: Damağa ilk vuran tat kavruk bir yanık tadı. Bingo! İşte roasted malt bu! İlk yudumu yuvarladıktan sonraki yorumum ise tatlımsı başlangıç ama yanık ve buruk bir bitiş. Dilin üzerinde de şerbetçiotlarının acılığını kısa bir süreliğine hissetmek mümkün. Karamel, çikolata ve kahveye yakın tatları da almak gayet mümkün. Tatlı başlangıcın arka planında aslında bu üçlünün verdiği tat var. Kesinlikle acımtırak bir bira değil Brown Ale. Daha ziyade, yanık-kavruk ve karamel-çikolatalı tatlımsı bir bira. After-taste ise çok güzel. Kavruk malt tadını after-taste’te de hissediyorsunuz. Ayrıca, kesinlikle kolay içimli bir bira. Alkol oranı %5.6 ve alkol kesinlikle hissedilmiyor.

Ne yerken içmeli derseniz ise ızgara bir bifteğin o yanık tadına güzel eşlik edebilir diye düşünüyorum. Salata ya da deniz ürünleri ise kötü bir eşleşme olur bence. Bir tatlının (cheesecake mesela) yanında da güzel gidebilir.

BeerAdvocate: 83 / 100 (good)

RateBeer: 87 / 100 (overall) 94 / 100 (style)

Benim Notum: 82

Fiyatı 9-10TL olan Brooklyn Brown Ale ülkemize The North Shield Pub’ın sahibi ve Türkiye’nin bence bir numaralı bira gurusu olan Teoman Hünal tarafından getiriliyor. tüm The North Shield’larda bulmak mümkün. Ayrıca, Kadıköy’de Belfast, Zeplin ve Ayı’da da bulabilirsiniz. Ama alıp da evde içerim diyorsanız Kadıköy’de Rind, Moda Tekel ve Milka Şarküteri, Göztepe İstasyon Caddesi’nde Çağdaş Tekel, Nişantaşı’nda Milano Gourmet, Maçka’da yokuştaki Fette Tekel ve Cihangir’de La Cave’da bulabilirsiniz.

Not: bu yazıda alkolü özendirme ya da tanıtma gibi bir amaç güdülmemiş, sadece şahsi fikirler paylaşılmıştır. Ayrıca, herhangi bir markanın reklamı ya da tanıtımı söz konusu değildir ve sadece ve sadece şahsi kanaatler dile getirilmiştir. İçki bizim dostumuz değildir, içki kötülüktür, pişmanlıktır. Belirli oranlarda tüketildiğinde insan sağlığına da zararlıdır. 


Görüşmek üzere…

 

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*