Brewdog Hardcore IPA: Acı Gerçek

Portekizli bir kaşif olan Bartolomeu Dias, Portekiz Kralı II. Joao’nun emriyle Doğu’daki baharatlara ulaşılabilecek bir deniz yolu bulabilmek için yola çıkmıştı. O zamanlarda ticaret yollarının sadece bir bölümü denizden geçiyordu ve bu yüzden doğuya giden tüccarlar Ortadoğu ülkelerini boydan boya geçmek zorundaydı ki bu yolculuk aylar alıyordu. Dias günlerce Batı Afrika kıyılarında seyrederken birçok yere Portekiz flaması dikerek oraları Portekiz Krallığı altına almıştı ve en son Algoa Bai’ye girerek 12 Mart 1488 tarihinde buraya yakın Kap Padrone’ye de bir armalı direk dikti. Günlerdir denizde şuursuzca gezip oraya buraya flama dikmekten deliren ve balatayı sıyıran mürettabattın huzursuzluğunun yavaş yavaş artması neticesinde, Dias kendi isteği dışında doğuya yönelmek zorunda kaldı ve Groot Vis nehrinin ağzına ulaştı. Burada artık yönün kuzeye doğru döndüğü fark ediliyordu. Böylece Dias 70 yıldır aranan Afrika’yı dolaşarak Hindistan’a açılan yolu keşfettiğini fark etmiş oldu. Ancak mürettabatında baş gösteren bir hastalıktan dolayı geri dönmek zorunda kaldı ve dönerken burayı “Fırtına Burnu” olarak adlandırdı. Ancak daha sonrasında bu isim gemicilerin moralini bozduğu gerekçesiyle değiştirilecek ve Doğuya açılan yeni bir kapı umudunu simgelemesi için Ümit Burnu ismini alacaktı.

Dias dönüşünden sonra tarihte deniz yoluyla gerçekleşecek ilk Hindistan yolculuğu için sadece danışmanlık yapmış, bu yolun deniz haritalarını oluşturmuş ve bu yolu takip edecek gemilerin donanımlarından sorumlu olmuştur. Hindistan hedefiyle yolculuğa çıkan Vasco da Gama’ya Cabo Verde (Yeşil Burun) Adaları’na kadar eşilk etmiştir. Bayrağı devralan Vasco da Gama ise 20 Mayıs 1498 yılında Kalküta kıyılarına yanaşmıştır. Bu coğrafi keşif dünyanın kaderini değiştirmiş, baharat yolu sayesinde ekonomik ve ticari üstünlüğe sahip olan Osmanlı ve İran’ın gücünü kırarak ticarette Avrupa’lıların bayrağı devralmasına ve yeni bir düzenin ortaya çıkmasına sebep olmuştur. Portekizlilerden sonra Hollandalılar, İspanyollar ve de İngilizler gemilerinin yelkenlerini rüzgarla doldurup rotayı Doğu’ya açmışlardır. Bu büyük keşif dünyanın dengesini değiştirmekle kalmadı ve bir kelebek etkisi yaratarak bugün çok popüler olan bir bira türünün de doğmasına sebep oldu: India Pale Ale!

Avrupa’nın Doğuya göçü ve Hindistan’da pay kapma yarışı esnasında 1600 yılında British East India Company (BEIC) tek bir sebep için kuruldu: karlı baharat ticaretinin tek hakimi olmak! Bu amacı gerçekleştiremediler ancak Hindistan’da yine çok karlı bir tekstil ticareti oluşturdular ve Hindistan kıyılarına fabrikalar kurdular ve Hindistan’a gelen gemilerle ticaret yapmaya başladılar. Ticaret yapmadıkları zamanlarda ise yaptıkları tek bir şey vardı: içmek! Madeira, şarap ve bira Avrupa’dan gelen kaptanlarla Hindistan’a ulaşıyordu ama tek sorun çok kısıtlı sayılarda ve çok pahalı olmalarıydı. Bu yüzden de birçok BEIC çalışanı lokal içecekleri tercih ediyordu. Arak bu lokal içkiler arasında en çok tercih edilen ama çok çok sert bir likör türüydü. Kulağa nasıl gelecek bilmiyorum ama aslında palmiye ağacının sıcak güneşte fermante edilmiş halinden oluşuyordu. Hindistan’a ilk ayak basan ve Bu “garip” yerel içkiyi deneyen bazı İngilizler sadece 12 saat sonra öbür tarafa intikal etmiş. Dediğim gibi oldukça sert bir içkiymiş! Günümüzde Endonezya’da filan aman içmeyin diye hala kampanyalar yapılıyor. 17. yüzyıla geri dönersek, BEIC fabrikalarının iyice büyümesi Avrupa’dan Hindistan’a çok sayıda muhasebeci, avukat ve askerin gelmesine neden olmuş. Arak, sayıca artan İngilizler orada olduğu müddetçe sayısız can almış ve 17. yüzyıldaki İngiliz nüfusu üzerinde hatırı sayılır bir etki bırakmış.  Tipik bir Avrupalı için 17. yüzyıl Hindistan’ında ortalama dayanma süresi sadece 3 yıldı. Arak içmekten kırılan Hindistan’daki Avrupalı nüfus artık gelen gemilerden tek bir şey istiyordu: çok sayıda ve ucuz içki.

Mit vs. Gerçek

Bu noktada anlatmaya başlayacağım hikayenin hem bir mit versiyonu var hem de bir gerçek versiyonu. Öncelikle uzun zamandır gerçek diye bilinen ama daha sonrasında “fake” olduğu söylenmeye başlanan o meşhur IPA hikayesinden bahsediyorum.

Myth vs Fact

1752 yılında İngiltere’de Thames Nehri üzerinde bulunan Doğu Hindistan Limanı’na (Hindistan’a giden gemilerin kalktığı liman) çok yakın bir yerde açılan Hodgson’s Brewery o dönemin popüler birası olan Porter üretiyordu. Doğu Hindistan Limanı’na olan bu yakınlığı biraevinin sahibi George Hodgson’ın kaptanlarla yakın ilişkilere sahip olmasını sağlıyordu. George, Hindistan’da yaşayan İngilizlerin nasıl bir bira istediklerine dair yazdıkları mektupları gemi kaptanlarından ürettiği birayı ona göre kurgulamaya çalışmış ve Hindistan pazarına yönelmiş.

Şimdi burada, George Hodgson’ın hikayesine bir virgül koyalım. Günümüzde IPA olarak bilinen biraların October birası denilen türden evrildiği düşünülüyor. Bu biralar Ekim ayında üretilen ve soğuk kış aylarında içenleri sıcak tutması için yüksek alkole sahip olan biralar. Ancak, Ekim biraları içilmeden önce yaklaşık 6 ay boyunca mahzende bekletilip olgunlaştırılan yüksek alkollü biralar. Birçok bira üreticisi birasını yaptıktan hemen sonra, olgunlaşmasını beklemeden gemilere yükleyerek Hindistan’a göndermiş çünkü yaklaşık 6 ay sürecek olan bu gemi yolcuğu sırasında biranın olgunluğa erişeceği var sayılmış. Yalnız, bu insanların yanlış hesapladıkları birkaç nokta var. Mahzende olgunlaşmak ve gemide olgunlaşmak aynı şey değil. Hava koşullarının sürekli değiştiği ve her daim dalgalarla boğuşan ve beşik gibi sallanan bir gemi elbette mahzenle aynı olamazdı. Bu uzun rotada sıcaklık değişimlerinin neredeyse 20 dereceye varan bir aralıkta olduğu not ediliyor. Bu uzun yolculuk sonunda Hindistan’a varan biralar satılmadan önce bir kalite kontrole tabi tutuluyormuş. Bozulan biralar ucuza satılırken, görece daha iyi konumda olan (ki bunlar çok az) biralar fahiş fiyatlara satışa sunuluyormuş.

Yukarıda koyduğumuz virgülden devam edersek, “Efsaneye göre” Hodgson’ın okuduğu mektuplarda dikkatini çeken yegane nokta biraların çoğunun bozuk olduğu ve ekşi bir tada sahip olduğu. Uzun, sıcak ve yorucu gemi yolculuğunun biraya olan olumsuz etkisinin nasıl giderileceği üzerine düşünen George’un aklına birada kullanılan ve koruyucu özelliği bulunan bir maddeyi daha da fazla kullanmak geliyor. Bu madde tahmin edebileceğiniz üzere şerbetçiotu. Ürettiği Pale Ale stili yüksek alkollü birada (yukarıda bahsettiğim Oktober biraları) bol şerbetçiotu kullanan Hodgson tat olarak çok acı ama daha dayanıklı bir bira üretiyor. Bu “yeni” biranın Hindistan’a bozulmadan ulaşması sonrasında İngiltere’den Hindistan’a bira ithalatı tam 10 kat artıyor. Yalnız, şunu belirtmekte de fayda var. Gönderilen bira miktarı 10 katına çıksa da İngiltere’den Hindistan’a gönderilen toplam bira miktarı diğer bölgelere gönderilenler yanında çok az. Hindistan’a yılda 10.000 fıçı gönderilirken bu rakam Amerika için 60.000 fıçı.

evans-ipa-adGeorge Hodgson ve IPA konusuna bir nokta koymadan önce belirtmek istediğim bir nokta var. Yukarıda Mit vs. Gerçek derken şimdi yazacağım konuyu kast etmiştim. Bazı kaynaklara göre IPA’in gerçek mucidi Goerge Hodgson değil. O kadar güçlü bir iddia ki bu, bazı kaynaklarda “Hodgson Myth” diye ayrı bir başlık altında incelenmiş. Hodgson Hindistan pazarını 1800’lerin başında domine etmiş, evet! Bu doğru. Hatta 1830’larda Hodgson’ın birası gibi ifadeler gazetelerde reklam bile olmuş. Ancak, İngiltere’den Hindistan’a bira ithalatı çok daha eski tarihlere gidiyor ve Hodgson’dan önce de şerbetçiotunun koruyucu etkisi biliniyor. Şöyle ki sıcak bölgelerdeki İngiliz kolonilerine gidecek biraların dayanabilmesi için şerbetçiotu daha fazla konuluyormuş ama bu olay sadece Hindistan’la sınırlı değil. Yani daha doğru bir şekilde ifade etmek gerekirse, “hoppy” biralar sadece Hindistan’a özel üretilmemiş. Güney Amerika ya da Afrika’daki kolonilere gidecek biralara da şerbetçiotu yüklemesi yapılmış.

Şöyle bir kayıt da durumu biraz daha açıklıyor. Hindistan’a gönderilen ilk Pale Ale’in tarihi 1711 ve ilk defa 1760’larda yazılı bir kaynakta sıcak bölgelere gönderilecek olan biralara daha fazla şerbetçiotu konulması tavsiye ediliyor. Hindistan’a gönderilecek biralara dair spesifik bir tavsiye ise 1821 tarihli “A Dictionary of Chemisty’de” yer alıyor. Hemen aşağıdaki  gibi:

IPA isminin kullanımı da Hodgson’a ait değil. Çok uzun süre bu “hoppy” biralara “Pale Ale prepared for the India Market” denilmiş. East India Pale Ale terimi ilk defa 30 Ocak 1835 tarihinde Liverpool Mercury (Livırpulun Sesi Gazetesi) isimli gazetede boy gösteriyor. Bakınız o gazete!

Özet geçersek, hikayedeki bu kopukluklar ve resmi kayıt eksikliği sebebiyle, bazı bira tarihçileri (evet böyle bir grup var) Hodgson’ın IPA’in mucidi olarak gösterilmesini ve bol şerbetçiotlu biraların ilk defa Hindistan için yaratıldığı bilgisini yanlış buluyor. Daha detaylı bilgiler için şu siteye bakıp bira tarihinin tozlu sayfalarında kaybolabilirsiniz.

http://zythophile.co.uk/2010/03/29/the-first-ever-reference-to-ipa/

IPA’in hikayesine geri dönersek, Hindistan’ta bir anda popülerleşen bu biranın popülerliği maalesef o kadar da uzun sürmüyor. Başka birçok bira stilinde olduğu gibi, lager ve pilsner tipi berrak altın sarısı biraların ortaya çıkması IPA’e büyük bir darbe indiriyor. İngiltere gibi “ale” cenneti olan bir ülkeyi bile vurmuş bu lager çılgınlığı. Hem Hindistan’da hem de İngiltere’de. Daha sonrasında ise İngiliz kolonilerinde çay, viski, cin ve tonik gibi başka içkilerin yaygınlaşması da IPA’i etkiliyor ve İngiliz bira üreticileri için Hindistan karlı bir pazar olmaktan çıkıyor. Sonuç olarak İngiliz biracılar IPA üretmekten vaz geçip dönemin trendlerine kayıyorlar ve IPA bira tarihinde “pause” tuşuna basarak beklemeye geçiyor. İçerisinden de Kadir Tapucu (evet böyle bir adam vardı, liseliler bilmez) Gidişim suskun oldu ama dönüşüm muhteşem olacak isimli şarkısını mırıldanarak.

İlk olarak İngilizlerin ürettiği bu biranın tekrar gündeme gelmesinde ise Amerikalıların büyük payı var. Şimdi biraz geçmişte yolculuk yaparak yolumuzu bulmaya çalışalım. 1830 yılında İskoç bir bira üreticisi olan Peter Ballantine sisli ve yeşil İskoçya’yı bırakarak “yeni kıta” Amerika’ya göç ediyor. Yeni hayatına da bira üreterek devam etme kararı alan Peter 1840 yılında Newark New Jersey’de bir biraevi açıyor ve 1870 yılına geldiğinde Amerika’daki en büyük 5 bira üreticisinden birisi oluyor. 1878 yılında ise “geleneksel bir IPA” üretiyor. Pale Ale maltı kullanarak yaptığı bu yüksek alkollü (%7.5) birada cömertçe şerbetçiotunu basıyor (IBU 60) ve hatta birasını tahta fıçılarda yaklaşık 1 yıl olgunlaşmaya bırakıyor (gemi yolculuklarında da biralar tahta fıçılarda yolculuk boyunca olgunlaşıyordu). Böylelikle Peter Amerika’nın ilk IPA birasını üretmiş oluyor. Alkol yasağıydı, Ballentine Brewery’nin el değiştirmesiydi derken Ballentine IPA tarihe direniyor ve günümüze kadar gelmeyi başarıyor. Hatta The Beer Hunter Michael Jackson bu birayı şöyle tanımlıyor:

“…wonderfully distinctive … an outstanding American ale unique in its fidelity to the East Coast tradition of Colonial ales…”


Dry-hopping, tahta meşe fıçılarda uzun süre bekletme gibi ritüeller zamanla yerini paslanmaz çelik fıçılarda daha kısa süre bekletme ve %6.7 alkol seviyesine bıraksa da Ballantine IPA’in Amerikan biracılık tarihi üzerine etkisi çok büyük çünkü Amerika’ya IPA stilini tanıştıran bira! American Craft Beer Revolution (Amerikan Butik Bira Devrimi) esnasında dönülüp de ilham alınan reçetelerden birisi de IPA reçetesi. Bu butik bira devrimi esnasında keşfedilen önemli bir şey de Amerikan şerbetçiotlarının Avrupalı kardeşlerine göre çok daha yoğun aroma ve acılığa sahip olması. Bu durum da IPA’in Amerika’daki kaderini çok yakından ve olumlu bir şekilde etkiliyor. Chinook ve Cascade gibi Kuzey Batı bölgesinde yetişen şerbetçiotlarıyla yapılan IPA’lerin eski versiyonları gibi olgunlaştırılmaya müsait oldukları görülüyor. Ancak bir başka gerçek daha var ki bu biralar tazeyken içildiklerinde gerçek bir aroma bombası! Öncelikle Batı kıyısında yayılmaya başlayan IPA çılgınlığı bir anda tüm ülkeyi sarıyor ve neredeyse craft brewery olmanın gerekli koşullarından birisi IPA üretiyor olmak haline geliyor. Double IPA ve Imperial IPA gibi alt stillerle “acılığın” sınırları zorlanırken İngiliz biracılar da IPA’i “yeniden” keşfediyorlar ve IPA baba ocağına geri dönüyor. Hatta bazıları IPA’deki Amerikan etkisinden o kadar etkileniyorlar ki Amerikan şerbetçiotlarını kullanıyorlar ve bu durum İngiltere’de bir eleştiriye yol açıyor. Ancak, buna karşı çıkanların ise şöyle bir argümanı var. 1900’lerin başından itibaren İngiltere’ye Amerika’dan şerbetçiotu ithal edilmekte çünkü İngiltere’de biraya olan talep o kadar çok ki ülkede yetişen şerbetçiotu miktarı bu talebi karşılamaya yetmiyor. Bugün hem İngiliz hem de Amerikan şerbetçiotları İngiliz IPA’lerinde kullanılıyor. Günümüzde Amerikan ve İngiliz IPA’lerini ayıran en önemli kıstas acılık ve malt karakteri. Amerikan IPA’leri acılıkta sınır tanımazken, İngiliz IPA’leri malt karakterinden çok da ödün verme taraftarı değil. Ayrıca, Amerikan IPA’leri çam, reçine, citrus, ve meyvemsi aromalar içerirken İngiliz IPA’leri topraksı ve baharatsı aromalar içeriyor. Bu farkın en büyük sebebi de Amerikan şerbetçiotları ve İngiliz şerbetçiotları arasındaki fark. Bugün Amerika ve İngiltere dışında birçok ülke tarafından üretilen IPA craft beer dünyasında bir kalite standartı olmuş durumda. Benim en çok merak ettiğim ise, Hindistan’da bu birayı üreten birilerinin olup olmadığı. Bu konuyu, sizin de merakınız biraz kaşınsın diye burada bırakıyorum. Günümüzün en popüler bira türlerinden birisi olan India Pale Ale acaba isim babası olan Hindistan’da ne durumda?

Bu soru bir kenarda dursun, IPA konusunu sonlandırmadan önce bahsetmek istediğim son konu IPA’in Amerika’nın Batı ve Doğu kıyısında farklı yorumlandığı. Az önce Amerikan ve İngiliz IPA’lerinin farkını gördük. Ama enteresandır ki aynı ülke içerisinde bile IPA türünün farklı yorumları var. East Coast IPA ve West Coast IPA tanımı birçok Amerikan IPA birası üzerinde mevcut. Hatta bu yaz içtiğim bir Alman IPA birası bile West Coast IPA’e özenerek onları taklit etmeye çalışmış. Seviyeyi düşürmek pahasına da olsa şu benzetmeyi yapacağım. Adana Kebap vs. Urfa Kebap. Burada da ayırt edici faktör “acılık.” Adana daha acı bir kebapken, Urfa baskın lavaş ve et tadıyla… Ne diyorum ben amk?

East Coast IPA ve West Coast IPA arasındaki ayrım aslında The Beer Judge Certification Program tarafından belirtilen bir ayrım değil. BJCP’ye göre American IPA diye bir şey var ama East vs. West ayrımı yok. Bir American IPA’in East mi yoksa West mi olduğunu anlamak için elimizde resmi bir rehber yok ama Amerikan Anayasa Mahkemesi Yargıcı Potter Stewart’ın pornografiyi tanımlamak için kullandığı meşhur söz gibi biz de içtiğimiz IPA’in West mi yoksa East mi olduğuna dair bir yorumda bulunabiliriz. Potter Stewart, kendisine pornografiyi tanımlaması sorulduğunda şöyle cevap vermiş: ““It is difficult to define but I know it when I see it.” Biz de bazı kriterler üzerinden East vs. West ayrımını yapabiliriz.

The Complete Beer Course kitabının yazarı Joshua Bernstein’e göre, East Coast IPA’ler malttan gelen bir tatlılık (genelde karamel) ve citrus ve meyvemsi şerbetçiotları aromalarıyla daha dengeli bir gövdeye sahip IPA’ler. Acılık seviyeleri ise daha orta derece. Sanki İngiliz IPA’lerini andıran bir karakter, değil mi? Kesinlikle! Mesela, Doğu kıyısının iyi biraevlerinden bir tanesi olan Brooklyn’in IPA stili birasının adı “East India Pale Ale” Bu da mı tesadüf? Aslında hayır! New York ve Londra arası Los Angeles ve Londra’ya göre daha kısa. Bu yakınlık etkili olmuş mudur? Kimine göre, evet. New York taraflarına daha çok İngiliz ve Alman nüfusun yerleşmesi ve beraberlerinde de kendi mutfaklarını (buna bira reçeteleri de dahil) getirmeleri bu İngiliz etkisinde açıklayıcı olabilir. Ayrıca, 1980’ler ve 1990’larda yaşanan Amerikan bira devriminde sandıklardan çıkan ve yeniden uygulanmaya başlanılan bira reçeteleri genelde Alman, Belçika ve İngiliz biralarına yönelik. Sonuç olarak, bu bahsettiğim etkenlerin öyle ya da böyle East Coast IPA’ler ve İngiliz IPA’ler arasında bir benzerlik -belki de bir kuzenlik durumu- olmasına etki ettiği belirtiliyor.

Gelelim West Coast IPA’lere. Çoğunlukla California Eyaletinde üretilen bu IPA’ler tatlı malt karakterini şerbetçiotu bombardımanına bırakıyor. Hatta şöyle bir benzetme dahi mevcut. “These potent beers tend to be as bitter as a widower’s tears ” (Bu güçlü biralar dul bir erkeğin gözyaşları kadar acı olma eğilimindedir). Bu uç noktalardaki acılığın yanında West Coast IPA’lerde bir manav reyonunu çağrıştıracak kadar geniş bir yelpazede meyve kokuları da mevcut. Tabi bu manavın biraz tropik bir manav olduğunu ve bu meyvelerin başında da ananas, mango, limon, portakal ve greyfurtun geldiğini ve ayrıca Amerikalıların grassy dedikleri çimen kokuları ve reçine kokuları da West Coast IPA’de sizi baştan çıkaracak diğer aromalar. Bundan yaklaşık yüzyıllar önce yapılan ilk IPA’lerin olgunlaşması ve 6-18 ay arası beklemesi gerekirken, günümüz American IPA’leri ise ne kadar taze tüketilirse o kadar kıymetli.

Son olarak, şunu da belirtmekte fayda var. Bu Doğu ve Batı ayrımının daha yüzeysel ve ince bir çizgiyle çizilmiş olduğunu söylemiştim. Bu sebeple, Doğu yakasında da “hop bomb” üreten biraevleri mevcut. Yine, California biracıları da karamel dokunuşlu IPA’lere yabancı değiller. Ha, gelip en sonunda o da olur bu da olur diye bağlayacaktım, ne bok yemeye 3 paragraf bu ayrımı anlattım, ben de şu an anlamadım.

Double IPA, Triple IPA ya da Black IPA gibi alt türlere girmiyorum, yoksa bu yazının sonu gelmeyecek. O yüzden, IPA’e burada bir nokta koyup, İskoçya’nın çılgın çocukları Brewdog’a geçelim.

Beer for Punks: Brewdog! 

Şimdiye kadarki bira incelemelerimde incelediğim bira markasının tarihçesi en az bir 200-300 yıl geriye giderek başlıyordu. Bu seferki ise bir o kadar yeni! Bugün birçoğumuzun severek içtiği ve adını bira dünyasına oldukça sağlam bir şekilde yazdıran Brewdog’un geçmişi gide gide 2007 yılına gidiyor!

Baştan söyleyeyim, bu elemanların gerçekten çılgın bir yanı ve güzel bir mizah anlayışı var. Websitelerinde History kısmının açıklaması bile “Find more about the brewers, dogs, and penguins behind the fast-growing UK craft beer revolution.” Bu nedir şimdi? Köpekti penguendi hangi ara girildi bu konuya?

Brewdog denince akla gelen iki önemli isim var. James Watt ve Martin Dickie! Bu iki İskoç 2007 yılında Birleşik Krallık pazarını domine eden düz lagerlerden ve alelerden o kadar sıkılıyorlar ki bu durumu düzeltmenin en iyi yolunun kendi biralarını üretmek olduğuna karar veriyorlar ve Brewdog hayatımıza giriyor. (Benim hayatıma daha geç girdi ya neyse) Bu gazla eldeki bütün parayı (üzerine bir de kredi çekerek) paslanmaz çelikten fermenterlere ve ham maddeye yatırıyorlar. Bu işe girdikleri 2007 yılında tüm Brewdog ekibi James, Martin ve köpeklerinden oluşan 3 kişi. Ürettikleri birayı kendileri elle şişeliyor ve bir vanın arkasında sokak sokak dolaşarak satıyorlar.

2008 yılı Brewdog için bir kırılma yılı aslında. James ve Martin o dönemde “iyi geçen bir günde” 2-3 kasa bira satıyor ve para kaybediyordu! Çektikleri 30.000£’luk kredinin 20.000£’luk kısmını geri ödeyememişler ve finansal anlamda büyük zorluklar çekiyorlardı. İkilinin yıldızının parlaması ise perakende devi Tesco’nun düzenlediği bira yarışmasına katılmalarıyla oluyor. Brewdog biraları bu yarışmada birinci, ikinci, üçüncü ve dördüncü sıraları alırak yarışmaya damga vuruyor. Tesco yönetimi de Brewdog biralarını çok sevdiklerini söylüyorlar ve 500 adet Tesco şubesine bu biraları koymayı istediklerini ve her hafta 2.000 kasa almayı planladıklarını söylüyor. Günde 2-3 kasa satarsa şükreden ikili bu durum karşısında hiç bozuntuya vermiyorlar ve James’in ifadesine göre “En sakin Poker Face moduna geçip, sorun değil” diyorlar. Belirtmekte fayda var, ikili biraları hala elle şişelyorlardı!

Tesco’ya yapılacak ilk teslimat 4 ay sonrayaydı ve James ve Martin bu teslimatı nasıl yetiştireceklerini düşünüyorlardı. Eldeki imkanlarla yapmaları olanaksız olduğundan, 30.000£ çektikleri bankadan bir 150.000£’cuk daha istediler. Amaç üretim tesisini güncellemek ve adam akılı bir şişeleme tesisi kurmaktı. Bankanın cevabı ise net oldu: Hayır! Ayaklarına gelen bu tarihi fırsatı kaçırmamak için henüz takım elbiseleri üzerlerindeyken aynı sokaktaki bir başka bankaya gidiyorlar ve bir yalan sıkıyorlar. Biz bir bankayla anlaştık, bize 150.000£ verecekler ama sizden daha iyi bir teklif bekliyoruz. Ne dersiniz? Banka evet diyor ve farkında olmadan Brewdog’a yürü ya kulum diyor. Böylelikle Tesco’nun siparişini 4 ay içerinde yetiştiriyorlar ve Tesco rafları Punk IPA’lerle doluyor!

2008 yılında yaşananlar bununla sınırlı değil. Üretim artık dört katına çıkıyor ve nihayet adam akıllı bir şişeleme hattı kuruyorlar. O zamana kadar Birleşik Krallık’ta üretilmiş en yüksek alkollü birayı (Tokyo – %16.5) üretmeleri medyanın da ilgisini çekiyor ve Brewdog ismi Birleşik Krallık’ta duyulmaya başlıyor. Hatta Birleşik Krallık içki üreticileri tarafından kurulan ve the UK içerisinde alkol satışı ve tüketimini denetleyen (watchdog deniyor) “The Porter Group” Brewdog’un neredeyse tüm biralarını yasaklıyor. Sebep, Brewdog bazı ambalaj ve isim kuralları ihlal etmiş(miş). Brewdog ve The Porter Group mahkemelik oluyorlar ve Brewdog, The Portman Group’u “küçük bira üreticilerinin önünü kesmek” ile suçluyor. Ancak Martin ve James şanslı iki tip ve tam o dönemde İsveç, Japonya ve Amerika’ya ihracata başlıyorlar. Bu arada, mahkeme sonuçlanıyor ve Brewdog aklanıyor. Portman’a laf sokmak için yeni ürettikleri bir biraya “Speedball” (argoda eroinle karıştırılmış kokain) adını veriyorlar ve elbette The Portman Group bunu da yasaklıyor. Biranın adı ise Dogma olarak değiştiriliyor, ama lafı sokarak amaçlarına ulaşıyorlar.

2009 senesi Brewdog için yine parlak bir yıl. Bu sefer o döneme kadar dünyanın en yüksek alkol oranına sahip birası olan Tactical Nuclear Penguin’i (%32) üreterek iyice sükse yapıyırlar. Ülkemizde de satılan Punk IPA İskandinavya’da en çok içilen IPA bira oluyor. Endüstriyel biraları golf sopalarıyla kırdıkları bir reklam çekiyorlar o sene ve bira dünyasında adlarını iyiden iyiye duyurmaya başlıyorlar. Brewdog hisselerini de halka açarak yaklaşık 1300 hissedara ulaşmışlar ve herkes için kabus gibi geçen 2009 ekonomik krizinde tam %200 büyüme yakalamışlar. Bira üretimi ise 9.500 hektolitre!

2010 yılında ise yine bir dönüm noktası var. James ve Martin memleketleri olan Aberdeen’e ilk Brewdog Pub’ını açıyorlar ve sadece 3 yıl içerisinde bir hayali gerçekleştirmiş oluyorlar. Bugün İskoçya’nın birçok şehrinde, İngiltere’de, İtalya’da, Belçika’da hatta Brezilya ve Japonya’da bile Brewdog Pub’ına rastlamak mümkün.

Günümüze gelirsek, 2 kişi ve 1 köpeğin kurduğu ve biraların elle şişelendiği Brewdog’un bugünkü çalışan sayısı 358 çalışan ve 1 köpekten oluşuyor. Dünyanın farklı ülkelerinde toplam 26 Brewdog barı var ve bu sayı her geçen yıl artıyor. 2 adam ve 1 köpeğin kurduğu şirketin hissedar sayısı ise 15.000’in üzerinde!

Eveeeeet, gençler. Bu harika girişimcilik ve başarı hikayesini okurken sizler de herhalde bira üretme ve parayı kırma hayalleri kurdunuz sanırım. Umarım içimizden bir ya da bir kaç kişi bu hayalini gerçekleştirir ve biz de güzel bira içeriz. Bu hayali gerçekleştirene kadar, maaşlı çalışmaya devam, haydi şimdi geri dönelim sıkıcı işlerimize!

Hardcore IPA Tadım

Brewdog’un bira çeşidi oldukça fazla. Deneysel takılmayı sevdikleri için de az sayıda üretilen birçok birası var. Bu çeşit çokluğundan dolayı James ve Martin biralarını bazı kategorilere ayırmışlar. Headliners (Brewdog’un amiral gemileri olan Punk IPA, 5 A.M. Saint ve Dead Pony Club gibi çok satanlar), Amplified (güçlendirilmiş > Libertine Black Ale, Cocoa Psycho ve Hardcore IPA gibi alkol ve tat olarak daha yoğun biralar), Seasonals (Farklı aylarda üretilen biralar > Alice Porter ya da Hop Fiction Pale Ale), Small Batch (az miktarda üretilen biralar > Pumpkin Head ya da Everyday Anarchy) ve son olarak da Abstrakt (çok az sayıda üretilen deneysel ve yıllandırmaya müsait biralar > AB:21 ya da AB:22 gibi). Hardcore IPA Amplified kategorisine giriyor. Benim anladığım kadarıyla Hardcore IPA, Punk IPA’nın güçlendirilmiş abisi. Zaten bira stili olarak da Imperial India Pale Ale (bazı yerlerde Double IPA de deniliyor) olarak geçiyor. Klasik IPA’den farkı daha yoğun bir şerbetçiotu aromasına ve daha yüksek bir alkol oranına sahip olmaları.

İçerik & Alkol Oranı


Hardcore IPA’in içerisinde su, arpa maltı, şerbetçiotları (çeşit çeşit çünkü) ve maya bulunuyor. Kullanılan maltlar Extra Pale, Caramel Malt ve Crystal Malt. Biramızın bu amber rengini veren de özellikle bu Caramel maltı. Şerbetçiotlarını saymaya başlarsak, Kuzey Amerika’nın güzide şerbetçiotlarından olan Centennial, Columbus, Simcoe, Amarillo ve Citra (beşi bir yerde) Hardcore IPA’in o lezzetli acılığına katkı yapan şerbetçiotları. Bu kaliteli ve yüksek alfa asidine sahip şerbetçiotlarının bir araya gelmesiyle Hardcore IPA üç rakamlı bir acılık değerine ulaşıyor: 125 IBU!!! (IBU > International Bitterness Unit). Biranın başlangıç yoğunluğu (original gravity OG) 1083) ve son yoğunluğu (final gravity FG) 1013. Böylece yaklaşık %9.2 oranında bir alkol oranına sahip Hardcore IPA.


Şişe Tasarım: DSC_0480Brewdog’un her 33’lük birasında olduğu gibi Hardcore IPA’de de klasik uzun boyunlu şişesi kullanılmış. Yaklaşık bir sene önce yenilenen etiketlerindeki renkler daha canlı ama ben açıkçası eski Brewdog etiketlerini de çok seviyordum. Bence daha “punk” bir stili vardı. Bunlar daha sade olmuş.

Bardak: Spiegelau tarafından IPA biralar için özel tasarlanan bu bardak IPA biraların aromalarını açığa çıkartmakta, deyim yerindeyse aromaları patlatmakta oldukça başarılı. Amerika’nın önde gelen craft bira üreticilerinden Sierra Nevada ve Dogfish Head’le ortak geliştirilen bardak birçok deneme yanılma ve gizli oylamayla seçilmiş. Köpüğü tutma ve şerbetçiotu aromalarını açığa çıkartmak açısından oldukça başarılı bir bardak. Türkiye’de Crate & Barrel’da da satılıyor. En son 42TL’ydi. İlgilenenlere duyurulur.

Köpük: Oldukça başarılı ve kremamsı bir köpük var karşımızda. Bunda Spiegelau’nun payı nedir bilemiyorum ama ben Hardcore IPA’in bu güzel köpüğünden oldukça memnunum.


Renk: Karamel maltından gelen kehribar renk oldukça göz alıcı. Oldukça berrak bir rengi var Hardcore IPA’in. Bardağa da yakıştığını düşünerek insanın baktıkça bakası geliyor. Ama bira çok ısınır filan, hızlıca içilmeli, çok seyredilmemeli!

Koku: Bu birayı Beerasmus’la Fenerbahçe sahilinde yaptığımız bir bisiklet sürüşünün molasında tattık. Birayı kokladıktan sonra ikimizin de ağzından çıkan kelimemsi ses “oeehhhü” gibi bir şey oldu. Çok yoğun bir çimen, reçine ve tropik meyve kokuları ilk anda burnunuza bir yumruk gibi iniyor. Greyfurt ya da portakalı andıran güzel bir turunç kokusu ve şerbetçiotundan gelen o meşhur çimensi (grassy) koku bir anda burnunuzun içini sararak sizi bir hop bomb’a hazırlıyor.

DSC_0491

Gazlılık & Gövde: Hardcore IPA gayet gazlı ve köpüklü bir bira. Her yudumda da bu çıtır çıtır gazlı yapısını hissedebiliyorsunuz. Gövdesi ise orta yoğunlukta diyebileceğimiz bir bira Hardcore IPA.

Tat: Yine yazının en lezzetli kısmına geldik! Burundaki çimensi-otsu-reçine aromaları damakta yine hissediliyor ama greyfurt ve meyvemsi tatlara biraz daha yer açılmış. Şimdi 125 IBU hissediliyor diyeceğim ama bu noktada bir kafa karışıklığı mevcut. 80 IBU olan bir IPA da içmiştim ama bitterlik açısından öyle 1.5 katlık bir fark yok gibi sanki. Bunun sebebi de kullanılan karamel maltının Hardcore IPA’i biraz daha dengelemesi olabilir çünkü tatta karamel maltından gelen güzel bir tatlılık da var. Yukarıda İngiliz IPA’lerin maltsı yanının da ön planda olduğundan bahsetmiştim, sanırım bu tez burada kendini doğruladı gibi. Türkiye’de de satılan Punk IPA’yla kıyaslarsak Hardcore IPA daha tatlı maltsı ve meyvemsi gibi, Punk IPA ise daha sek  ve acı bir bitişe sahip. Şöyle ifade edersem, “Hardcore” IPA ismiyle daha bir hop bomb çağrışımı yapsa da bence daha dengeli bir bira. After taste ise meyvemsi ve maltsı güzel bir tını bırakıyor damakata ve orta süreli bir bitiş bu.

RateBeer Puanı: 99 / 100  (overall) 97 / 100 (style) 

BeerAdvocate Puanı: 86 / 100 (Very Good)

Benim Puanım: 88 / 100

Hardcore IPA ülkemizde yok ama bence daha bir IPA olan Punk IPA Türkiye’de bulunabiliyor. IPA sevenler kana kana içebilirler.

Not: bu yazıda alkolü özendirme ya da tanıtma gibi bir amaç güdülmemiş, sadece şahsi fikirler paylaşılmıştır. Ayrıca, herhangi bir markanın reklamı ya da tanıtımı söz konusu değildir ve sadece ve sadece şahsi kanaatler dile getirilmiştir. İçki bizim dostumuz değildir, içki kötülüktür, pişmanlıktır. Belirli oranlarda tüketildiğinde insan sağlığına da zararlıdır.

Görüşmek dileğiyle…

 

13 Comments

  1. Ömer Kutlu- Birader says:

    Merhaba Cihangir, önecelikle çok emek harcandığı belli olan bu muhteşem yazı için teşekkürler; çok öğretici oldu benim için. Benim sormak istediğim, Brewdog’un hisse payı satışı konusu. Web sitelerinden avrupa için demişler ama buna biz dahil miyiz değil miyiz anlayamadım. Sanırım dahilsek bile çoğu imkanından yararlanamayacağız değil mi? Sen veya tanıdığın birileri var mı hiç hisse almış olan? Teşekkürler ve selamlar…

    • Bira Sevdası says:

      Ömer Selamlar.

      Yorumların için teşekkür ederim, beğenmene çok sevindim. Soru pek bilmediğim bir yerden geldi. Bu yorumu okuyan ve ForEx piyasaları takip eden varsa lütfen yorum yazsın 🙂 Ben bunu bizim fakültedeki Finansçıları bir sorayım, benden daha bilgili olduklarını umuyorum. İmkandan yararlanma konusunda ise şöyle bir akıl yürütebilirim, TR’ye Brewdog’u bağımsız bir ithalatçı getiriyor ve yetkili distribütor filan değiller sanırm. Brewdog’un gözünde bir üçüncü kişi aslında. TR’de Brewdog pub da olmadığına göre pek yararlanma imkanı olmaz sanki.

      Selamlar & Sevgiler

  2. Özgür says:

    Ellerine sağlık güzel bir yazı olmuş…. Brewdog IPA bira kültürüne adım atmama neden olan biradır. Geçen sene Roma’da bir Irish Pub’da sert bir bira istedim ki biralar hakkında hiç fikrim yoktu.. Barmenin verdiği fıçı biraya bayıldım diyebilirim.. Bu nedir diye sorduğumda Brewdog IPA dedi.. Sonra her yurtdışına (Prag, Frankfurt, Marsilya vs) çıktığımda deli gibi IPA arar oldum..
    Sonra Brewdog’un Türkiye’de de satıldığını öğrendim fakat fiyatları çok yüksekti.. Ben de kendi IPAmı neden yapmayayım dedim.. Böylece bira kültürüne adım atmış oldum…

    Güzel bir site hazırlamışsın.. Benim gibi acemiler için çok faydalı.. Yolun açık olsun…

    • Bira Sevdası says:

      Merhaba Özgür,

      Güzel yorumların için çok teşekkür ederim. Hem siteyi hem de yazıyı beğenmene çok sevindim. Fiyatlar TR’de maalesef yüksek, malum ülkemizde insan emeğinden başka ucuz bir şey olmadığı gibi bu durum bira fiyatları için de geçerli. Brewdog’un IPA dışında diğer türleri de satılıyor, onları da mutlaka denemeni (eğer henüz tatmadıysan) tavsiye ederim. Craft bira dünyasına Brewdog IPA’yle girmek güzel bir adım olmuş. Bu lezzetli dünyada keyifli bir yolculuk dilerim 🙂

      Görüşmek üzere

  3. Çok güzel bir yazı. öncelikle teşekkürler.
    Eklemek istediğim küçük bir ayrıntı:

    ‘IPA bira bardağı Türkiye’de Crate & Barrel’da da satılıyor. En son 42TL’ydi. İlgilenenlere duyurulur. ‘ önerinizi görmeden bugün gidip ilgili mağazadan bir ipa bardağı alıp elimdeki Meantime IPA yı içmek istemiştim. fiyatı ise 23 TL ye düşmüş indirimdeydi. (ankara Crate & Barrel) almak isteyenlere haber vermek istedim.

    Saygılar.

    • Bira Sevdası says:

      Fuat Selamlar. Ben maalesef o bardağa 42 TL verenlerdenim. Genelde bu tip kazıkları pek yemem ama bira ve birayla ilgili şeyler görünce hemen atlıyorum. Neyse, oldu bir kere 😀 Çok teşekkür ederim yorumların ve katkın için de. Haberleşmek & Görüşmek üzere.

    • Elinize sağlık..çok detaylı hazırlanmış bir yazı daha.. Tarih kısmı yine dolu dolu..sonra yakın tarihten brewdogun esprili hikayesi ve en son tadım notu..tez hazırlamaya alışkın birinin yazım tarzını andırıyor. Giriş, genel bilgiler, materyal metod, sonuç, vb..
      Brewdogun kuruluş hikayesi başlı başına film olur.olursa da elde bi birayla ekran karşısında zevkle izlenmez mi gerçekten de?

      • Bira Sevdası says:

        Mert Selamlar.

        Öncelikle güzel yorumları için teşekkür ederim. Keşke tez hocam da seninle aynı düşünse de şu doktoramı en kısa zamanda bitirebilsem. Ama yorumlarının çıktısını alıp önüne koyacağım. Sen tam tersini düşünsen de bak nasıl güzel insanlar var diyeceğim 😀

        Brewdog’un tam kuruluş hikayesi olmasa da bu manyakların gezip coştuğu Brew Dogs isimli bir dizi var. Hatta 3 sezon çekildi. Torernt’te vardı diye hatırlıyorum. Bir bakınmanı tavsiye ederim.

        Selamlar & Sevgiler.

      • Torrentine bakarım o zaman..iyiymiş..teşekkürler

  4. Selamlar,

    Yazıya bir güncelleme yapmak istedim. Hardcore IPA, İstanbulda artık bulunabiliyor. AYI (Hisarüstü) ve Kilit (Beşiktaş) barlarda içmiştim. Şiddetle de tavsiye ederim herkese 🙂

    Saygılar,
    Said.

    • Bira Sevdası says:

      Merhaba. Yazıyı ilk koyduğumda henüz yoktu, aslında geldikten sonra yazı sonuna bir güncelleme koymak gerekirdi, haklısınız.

      Ancak şöyle bir durum oldu, Brewdog Hardcore IPA üretimini 2017 itibariyle sonlandırdı. Eğer seviyorsanız, çevrenizde varken son şişeleri toplayın derim 😀

      Aşağıda ctrl+f (hardcore) yazarsanız hemen görebilirsiniz.

      https://www.brewdog.com/lowdown/blog/brewdog-beers-for-2017

      Selamlar & Sevgiler

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*