Augustiner: Münih’in En Eski Birahanesi

Birasal bilgiler ve bira tadımı blogun temel taşlarını oluşturuyor olsa da blogun önemli bir ayağı da yurtdışında bira deneyimleri. Şimdiye kadar sadece Münih’in simgelerinden olan HofBrauhaus‘un bir incelemesini bloga koyabildim. O yüzden, biraevi incelemeleri kısmına biraz daha ağırlık vermek istedim. Sırada bekleyen yazılar listesinde en tepede duran iki biraevinden birisi olan Augustiner’e birlikte bir tur yapalı istiyorum bugün. Hazır mısınız? Gelin başlayalım.

Augustiner

Biraz Tarih

Augustiner Münih’in en eski bira üreticisi ve hikayesi 700 yıldan önceye kadar uzanıyor desem… 1294 yılında Haberfeld’de bir Augustinyen (Augustinian) manastırı olarak kurulan binada 1328 yılında bira üretildiğine dair belgeler varmış ve bu belgeler temek alınarak Augustiner Brau’nun kuruluş tarihi de 1328 yılı olarak gösteriliyor. 1803 yılına kadar da manastırın ellerinde hayatına devam ediyor Augustiner. 1803 yılında Napolyon Bonaparte Bavyera’da kiliseye ait tüm işletmelerin yerel ve kiliseden bağımsız kurumların eline geçmesine karar veriyor. Böylelikle de Augustiner 1803 yılında Bavyere Eyalet Devleti’nin yönetimine geçiyor. O dönemde Bavyera Devletine ait işletmelerden birisi de HofBrauhaus. İşte gerçek bir devlet  politikası! Bütün bira evlerini kamulaştırmak! Benim oyum bu partiye olurdu herhalde. Adamlar içiyor ama çalışıyor!

1829 yılında da Anton Wagner ve Therese Wagner Augustiner’i satın alıyorlar. Yani Augustiner özelleşiyor. Bu noktada bahşetmek istediğim ilginç bir nokta da şu ki Münih’in Büyük Altılısı (Big Six) denilen bir ekip var. Bunlar Paulaner, HB, LöwenBrau, Spaten, Hacker-Pschorr ve Augustiner. Hatta Oktoberfest birası üretme hakkına sahip olan ekip de bu altılı. Augustiner’i diğer beşinden ayıran özellik şu, HB tamamen devlete ait ve geriye kalan dört üretici ise uluslararası devlerle ortaklık halinde ya da halka açık durumda. Sadece ve sadece Augustiner  bir hayır kuruluşu olan Wagner Vakfı’na ait. Wagner Vakfı da 1996 yılında 6. kuşak torunlardan bir Wagner tarafından kuruluyor. O tarihe kadar da zaten Wagner’lerin elinde ama 1996’dan itibaren vakfa devrediliyor. Bununla beraber, Augustiner reklam yapmıyor mesela. Bir de düşük alkollü “light” biralar ya da karışım biralar üretmiyorlar. Daha geleneksel bir yöntem izleyen Augustiner hala biralarını tap’ten vermek için tahtadan fıçılar kullanıyor, Oktoberfest’te bile.

Küçük bir not: Aslında Big Six’in artık gerçekte Big Four olduğu söyleniyor. 1997 yılında Spaten ve Löwenbrau birleşiyorlar ve Spaten-Löwenbrau Gruppe adını alıyorlar. 2003 yılında ise Spaten-Löwenbrau Gruppe bir dünya devi olan Inbev’e satılıyor. 1984 yılında ise Paulaner Hacker-Pschorr’u satın alıyor. Böylelikle eskinin birbirinden bağımsız üretim yapan altı devinin ilişkisi daha grift bir hal alıyor.

Augustiner am Platzl

Münih’in en işlek caddesi olan Marienplatz’ın başlarında yer alan koccaman bir Augustiner şubesindeyiz. Marienplatz zaten başlı başına harika bir cadde. Sağlı sollu restorantlar ve dükkanlar, adım başı sokak sanatçıları ve gecenin 12’sinde bile verilen piyano resitalleriyle Münih’in kalbi demek yanlış olmaz. Klişeyi verip “Oranın İstiklal Caddesi abi” demek isterdim ama “İstiklal Caddesi’nin tam ortasına dökülen asfatı” ve “Taksim’in ortasında duran beton alanı” gördükten sonra bu benzetmenin Marienplatz’a bir hakaret olacağını düşündüm. Neyse, gelelim Augustiner’e. İçerisi tıklım tıklım. HB’de olduğu gibi burada da (aslında her Alman Biraevinde) boş bulduğunuz masada tanımadığınız birilerinin yanına oturabiliyorsunuz. biz de öyle yaptık ve sonrasında yönetmen-gazeteci-fotoğrafçı olduğunu öğrendiğimiz ve kanka olduğumuz bir amcanın yanına oturduk.

İşte tam da burası!  

İçeride hanı adıran bir hava

Yemek konusunda Augustiner’in menüsü çok başarılı. HB’için “101 Ways of Cooking Pork” demiştim. Domuz dışında neredeyse başka hiçbir seçenek yoktu HB’de. Aynı durum Schneider’in Weissesbrauhaus’u ve Paulaner için de geçerli. Domuz dışında bir şey yemek ve güzel bira içmek için gelmeniz gereken adres kesinikle Augustiner. Ne yesek ne yesek derken, yanına oturduğumuz amca ve kankası iki kişilik bir tavuk söylediler, hatta bize de tavsiye ettiler, elimizde menü 10 saat bu ne bu ne diye garsonu ahiret sorgusuna çektiktiğimizi görünce.

Yemek bu gezinin detayı bence. Bira içmek için o kadar yol geldik, değil mi? Açılışı Augustiner Dunkel ve Augustiner Edelstoff ile yaptık. Dunkel kavrulmuş malttan yapılan bir eski zaman birası. Rengini de bu kavrulmuş malta borçlu. Hafif acımtırak tadı ve onu dengeleyen kavruk malt tadıyla oldukça da başarılı bir bira. Alkol oranı %5.6. Edelstoff ise Dunkel’in yanında ışıl ışıl parıldayan sapsarı berrak bir bira. Ekmeksi malt tadı ve hoş bir acımtıraklığı var. Kesinlikle çok yumuşak içimli bir bira. Ayrıca, her iki biranın da köpük kondisyonları çok iyi. 

 Yüzümdeki ifade: Hayatım çabuk çek de tadalım artık şunları! 

Çok mutluyum lan, hale bak! Yani transfer olmuş topçu hareketi! 

Açılışı bu ikiliyle yaptıktan sonra ben tatmak için sabırsızlandığım ve Münih’te bulunmamın asıl sebebi olan Weissbier’e geçiş yaptım. Karşınızda zarif bardağında, kıvamlı köpüğü ve buram buram maya-muz kokusuyla Augustiner Weissbier! Kendisi, olması gerektiği gibi bulanık bir görünüme sahip ve rengi de (bence) portakalımsı bir turuncu renk. Alkol oranı ise %5.4. Köpük de son damlaya kadar size eşlik ediyor. Kesinlikle çok ferahlatıcı ve yumuşak içimli bir weissbier. Bu türün imzası olan muz-limon aromaları da damakta güzel bir tat bırakıyor. Nilgün ise Edelstoff’ten Augustiner Lagerbier Helles’e geçiş yapıyor. Bu bira belki de Münih’te en çok tüketilen bira olabilir. Markette 0.65€’ya satılan Augustiner Lagerbier Helles sokakta bira içen herkesin elinde. Özellikle de evsizler arasında çok popüler benim gördüğüm kadarıyla. Ancak evsizler bunu içiyor diyerek Augustiner’in imajını çizmiş olmayayım, ortalama Türk Lageri’nden fersah fersah ötede yine. Alkol oranı %5.2 olan Augustiner Lagerbier Helles’in Edelstoff’tan farkı çok ince bir çizgiden oluşuyor bence. Çok zorlamak gerekirse Lagerbier Helles sanki daha az acımtırak diye not almışım. O da Edelstoff gibi çok yumuşak içimli ve ferahlatıcı bir Helles birası!

Fakat yanaktaki alkolik pembeliği! Bir onur rütbesi olsa gerek…

Fiyataları görebilmeniz için de menünün bir resmini koyuyorum. 0.50’lik olarak en pahalı bira Weissbier. O da zaten 3.85€! Türk parasına çevirmeden bir düşünün önce! Kentin en işlek caddesinde bir birahaneye gidip bira içiyorsunuz ve en pahalı bira 3.85TL! Gerçekten de Türkiye’de hayat çok pahalı be, lanet olsun dostum! 

Yukarıda bahsettiğim yönetmen-gazetecinin masasındaki arkadaşından sıkılması (aslında kızının arkadaşı olan 23 yaşında Uruguay aslılılı bir bebe ve kendisiyle tek diyalogumuz He he Muslera, He he Lugano oldu) ve bize salça olmasıyla, kalkalım derken birer bira daha söyledik. Göçmenlere bakış, “Türkleri seviyor musunuz?, “Gezi olayları burada yankı buldu mu?” temalı geyiklerden sonra damağımız bayram etmiş ve bu mutluluk yüzümüze yansımız bir şekilde ayrıldık Augustiner’den. Türk-Alman dostluğuna da katkıda bulunmuşuzdur yaptığımız geyikle! 

Prost! 

 

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*