Atatürk’ün birası Salvator

1680’lerde, Münih’in doğusundaki küçük bir köy olan Au’da yer alan Neudeck Manastırı’nda yaşayan Paulaner keşişleri 46 gün sürecek bir oruca hazırlanıyordu. Bu oruç süresince katı yiyecek tüketmeleri yasak olan keşişlerin sıvı almasını engelleyen bir kısıt yoktu. 46 gün boyunca 7/24 olarak devam eden bu oruçla başa çıkmak için keşişlerin geliştirdiği bir yol vardı: “Madem katı yiyecek tüketemiyoruz, biz de sıvı olarak tüketelim.” Nasıl mı? “Öyle bir bira yapalım ki, duyanlar, içenler buna “sıvı ekmek” desin”. Ya da Paulaner Salvator desin!

Yaklaşık 180 yıl sonra ise, Rus Çarı Nikolay 9 Ocak 1853 tarihinde “Kollarımız arasında hasta, ağır hasta bir adam var” diyerek Osmanlı İmparatorluğu’nun durumunu özetlemiştir.  70 yıl sonra ise benim güzel ama yalnız ülkemde 29 Ekim 1923 tarihinde hasta adam sahneden inmiş ve yepyeni bir sayfa açılıyordu. Bu topraklarda açılan bu yeni sayfanın başyazarı ise Selanik’te doğmuş orta halli, hatta gariban bir halk çocuğuydu. 53 yıl boyunca çevresindekiler ona Mustafa ya da Kemal, hatta uzunca bir süre Mustafa Kemal Paşa demişlerdi. 24 Kasım 1934 tarihinden itibaren ise tarihe geri dönülmeyecek şekilde, tarihe bıraktığı izi yansıtır bir şekilde adı bir kez daha ama bu sefer daha farklı bir şekilde kazındı: Mustafa Kemal Atatürk!

Gazi Mustafa Kemal zor şartlarda kazanılan savaşın ardından zorlu bir işe girişmişti: Yeni bir devlet inşa etmek. Ben bu devasa sürecin çok küçük bir kısmını bloga taşıyacağım bu yazıda. Hani yeni bir akım var ya, “mikro tarih” diye adlandırılan. Bir mahallenin, bir binanın, bir objenin tarihine odaklanan. Biraz öyle olacak bu yazı da. Tüm büyük devrimlerinin içerisinden Gazi’nin biraya olan ilgisi ve tutkusunu elimden geldiğince aktarmaya çalışacağım.

Atatürk Orman Çiftliği

Derler ki “usta avcı avın sabitinden, usta denizci ise iç denizde yelken açmaktan hoşlanmaz”. Mustafa Kemal Atatürk de hayatı boyunca kolaydan nefret etmiş, hayatı boyunca erişilmezin peşinde koşmuş, her yönüyle saygı duyulası ve çok ilgi çekici bir insan. Kolayı bir kenara atıp, imkansız için kolları sıvadığı işlerden birisi ise bir orman çiftliği yaratmaktır. Yalnız orman yaratmak deyince benim gibi 80’lerde doğmuş olanların hayatından yüklü miktarda zaman çalan Age of Empires ya da Sim City gelmesin aklınıza. [Football Manager’dan sonra tabii, ona harcadığım zamanı Japonca öğrenmeye verseydim şu an gayet akıcı bir Japonca konuşuyordum amk].  Hayat, mouse’a tıklayıp, ağaç dikip, save alıp kaldığımız yerden devam etmek gibi olsa keşke.

1890 Tunceli doğumlu Tahsin Çoşkan henüz 30’larında çiçeği burnunda bir ziraat mühendisidir. Bir gün Gazi “Tahsin bir gel hele, seni bir yere götüreceğim. Ne düşünüyorsun merak ediyorum” der. Mustafa Kemal ve Tahsin Bey’in gezdikleri yer bataklık ve sivrisineklerle kaplı, kuş uçmaz kervan geçmez, dağ başında acayip bir arazidir. Gazi “Ya ben buraya masrafları cebimden olmak üzere (adamsın!) bir orman çiftliği yapmak istiyorum, ne dersin?” der. Günümüzde bunun şöyle versiyonları da mevcut. “Ya şehyim gel sana bir arazi göstereceğim. Atlayalım da şu helikoptere-uçağa, şöyle havadan bir turlayalım. Eğer beğenirsen, biz buraları yakarız, sen de yerine otel olur, yaşam alanı olur şöyle gri mi gri, ruhsuz mu ruhsuz bir beton yığını dikersin!” Konuya geri dönelim. Tahsin Bey “Paşam burası fena, parana da yazık oluuuuur, zamanımıza da. Gel başka yerden arazi bakalım” der. Dedim ya usta avcı duran avdan hazzetmez, Atatürk şu minvalde bir cevap verir “Ben zor olanı yapayım, kolayı siz arkamdan zaten hallersiniz!”

Tahsin Bey içinden “Allahım, nasıl laf anlatacağım ben şimdi paşaya” demiş olabilir ama dışından şöyle diyor “Paşam, burada ot bitmez, hiçbir şey de yetişmez. Gelin başka bir yer bakalım” Gazi de işin zorunu seviyor dedik, tamam, ama sanki biraz da inatçı, “Tahsinciğim, buraya ziraatçileri getir ve incelettir, bana resmi bir yazı (resmi yazı önemli 😀 ) getir burasıyla ilgili” diyor. Tahsin Çoşkan da “elbette paşam” diyerek, topladığı ziraatçi ekibi ile birlikte burada bir etüt çalışması yapıyorlar ve “Arazi kötü durumdadır, buradan bir cacık olmaz” temalı raporlarını sunuyorlar. Tahsin mutlu, Tahsin gururlu, Tahsin belki içten içe mağrur, çünkü diğer meslektaşları da dediklerini tasdik etmişler ve Tahsin Bey Atatürk karşısında haklı çıkmış ve de mahcup olmamıştır. Atatürk yazıyı okur ve bu kağıdın yanına şöyle bir kapak yerleştirir. “Burası vatan toprağıdır, kaderine terk edemeyiz!

Gözleri dolanlar ve şu an gaza gelip YouTube’dan İzmir Marşı açanlar için ufak bir paragraf yapıp mola verelim. Şahsen ben bunu okuduğumda şöyle bir durdum, oturuşumu değiştirdim, toparlandım. Sigara içiyor olsaydım belki bir sigara yakar “Vay be, ne büyük adammış! Senin gibisi herhalde bir daha gelmez” derdim yüzümde bir gülümsemeyle. Bunları sigarasız yaptım zaten. Geldiğimiz noktanın, “Burası rant toprağıdır, kaderine terk edemeyiz, hemen imara açalım” seviyesinde olması ise ayrı bir sigara yaktıran mevzu ama neyse.

Binbir emekle bu çorak ve kötü alan bir cennete döner. Gazi Mustafa Kemal Atatürk 5 Mayıs 1933 tarihinde yine çok güzel bir şey yaparak bu günü Çevre Günü olarak ilan eder ve halkı bedava trenlerle zamanında Tahsin Çoşkan ve ekibinin “buradan cacık olmaz” dediği alana davet eder. “Çorak dediğin toprağa dön de bir bak istedim” temalı bir davettir bu. Manzara aşağı yukarı şöyledir; uzun uzun yemyeşil ağaçlar dört bir yanda, gölgesinde insanlar serilmiş, sohbet muhabbet, eğlence, dinlence, havuz var ve içinde yüzen çocuklar. Tekrar hatırlatalım, tüm masraf Atatürk tarafından şahsen karşılanmıştır. Vatandaşın aldığı havadan bile vergi alıp, o paralarla köprü tünel yapıp bir de fahiş fiyata kullandırma gibi bir durum söz konusu değildir, yanlış anlaşılma olmasın.

Tahsin Reis o sırada ortamda mıdır bilemiyoruz ama (aslında biliyoruz, Atatürk kendisini Atatürk Orman Çiftliği’ne müdür olarak atıyor, bkz: beğenmediğin araziye dön bir bak istedim 😀 ) orada Atatürk’ün Nebizade isminde bir arkadaşı var. Nebizade’nin kafası inanılmaz karışık. “Yahu, nasıl olur?” diye kendine sormaktan kafayı sıyırmak üzere ve en sonunda gidip Mustafa Kemal’e “Yahu nasıl oldu bu iş? Kimse ihtimal vermiyorken, sen bunu nasıl yaptın?” diye sorar. Gazi’nin cevabını yukarıdaki hikayeye de kaynaklık yapan İlknur Güntürkün Kalıpçı’nın İçimizden Biri Atatürk kitabından direkt alıntı yaparak buraya koyuyorum.

“Gel Nebizade gel, şimdi anlatayım sana. Tahsin Çoşkan’ın “burada bir şey yetişmez” dediği günün akşamı tebdili kıyafetle Çankaya’dan kaçtım; burdaki köylülere geldim. Köylüler beni tanımadılar. Köylülere, “Ağalar, burada ağaç yetişip yetişmeyeceğini bana en kolay yoldan nasıl ispat edersiniz?” diye sordum. “Al” dediler; bana bir testi su verdiler, bir de kazma kürek. “Kaz burayı, iki gün sonra gel; biz sana ne olacağını söyleriz” dediler. Ahh, o iki gün Çankaya’da nasıl geçti, bir Allah bilir bir de ben. İki gün sonra gittim testiyi çıkardım, testinin içinde su bitmişti, köylülere uzattım. Bana dediler ki: “Ağa testide su kalmamış. Toprak su emiyor. Bakma bunun üstünün kurak olduğuna, biraz uğraş bakalım. Ne ekersen biçersin”. Ve Tahsin Çoşkan’ın o raporu bana getirdiği gün, ben çoktan projeye başlamış ve epey de ilerlemiştim.”

Bir sigara molası daha isteyen?

Atatürk Orman Çiftlikleri ve Bira Üretimi

Devlet Ziraat İşletmeleri Kurumu Neşriyatı’ndan çıkan 1930 basımlı “Atatürk Orman Çiftlikleri” kitabında bu çiftlikte üretilen ürünlerden bahsedilen bölümde bira için de ayrı ve uzun bir bölüm var. Bira konusunun başlangıcında yazan ve bana ilginç gelen bir cümleyi doğrudan aktarıyorum.

“Bir halk içkisi olan bira bizde Cumhuriyetten önce ancak kibarların ve ecnebilerin birkaç birahane ve lokantada yahut bahçede içebildikleri bir içkiydi.” Kibarlar? Kim lan bu kibarlar? Anlayan varsa yorum kısmına yazsın lütfen, ben mavi ekran verdim 🙂 Ayrıca günümüzde biranın geldiği nokta kibarlardan itlik ve serseriliğe evrilmiştir. Bkz:

Milli tarımı kalkındırmak ve halka ulaşılabilir bir içki sunabilmek amacıyla ilk bira fabrikası 1934 yılında Atatürk Orman Çiftliğinde açılıyor. Buradaki önemli amaçlardan bir tanesi de Türk çiftçisine devamlı bir müşteri bulabilmektir. Köylü elinde kaliteli ve bol miktarda arpa ve buğday bulundurmaktadır ve bira fabrikası aracılığıyla bu mahsüle ve köylüye hak ettiği ekonomik değerin verilmesi amaçlanmaktadır. Ayrıca şimdiye kadar Anadolu’da yetiştirilmemiş olan şerbetçiotu da çiftçinin ekmek kapısı olacak ve türk çiftçisi bu yeni ürünü üreterek ekonomik gelir elde edecektir.

Bira fabrikasının Ankara’da bulunan bu çiftlikte kurulmasının sebebi de Ankara’nın Anadolu’nun merkezinde olması ve gerekli ham maddeye kolay ulaşma imkanı sağlaması. Ayrıca, daha önceki birçok bira incelemesinde de gördüğünüz üzere, birçok bira üreticisi kendi suyunu kendisi temin ediyor. Daha açık yazmak gerekirse, fabrikanın kurulu olduğu arazide çıkan kaynak suyundan yararlanıyorlar ve Atatürk Orman Çiftliği’ndeki fabrikanın altında da bira üretimine gayet uygun doğal bir kaynak suyu var.

Atatürk Orman Çiftliği’ne kurulan bira fabrikası 1934 yılının Ekim ayında ilk birasını üretir ve piyasaya sunar. Fabrikanın bira üretim kudreti (aynen böyle yazıyordu kaynakta ki çok hoşuma gitti, ben de böyle kullanıyorum, kapasite ne aq) yılda 3500 hektolitreymiş. Fabrikada aynı zamanda soda ve gazoz da üretiliyor bu arada. 1939 yılına gelindiğinde fabrikanın bira üretim kudreti senede 70.000 hektolitreye çıkmıştır ama gerçek üretim 25.000 hektolitrelerdedir. Bu arada fabrikada üretilen biranın denetimi Viyana Beynelmilel Bira Enstitüsü’nün kontrolü ve denetimi altındadır. Neyse, durun yeni sekme açıp da Beynelmilel’i aratmayın. Uluslararası demek(miş). Ben de yeni öğrendim 😀 Bu kontrol de şöyle işliyor. Dönem dönem alınan numuneler bu enstitüye gönderiliyor ve tahliller yapılıyor (analiz değil, tahlil 😀 )

Şehirlere göre türetimde 1937 yılında İstanbul’daki artışın arkasındaki bir önemli sebep de Bomonti Bira Fabrikası’nın mukavelesi bittiği için kapanması. Gelelim üretilen biraların çeşitlerine. Bira fabrikasında 4 çeşit bira üretilmekteydi. Bunlar Normal, Siyah, Salon ve Salvator biralarıydı. İşte bu Salvator bugün Paulaner tarafından üretilen, malt oranı diğer biralara göre daha fazla olan ve sıvı ekmek olarak bilinen o meşhur oruç birası. Ayrıca Gazi’nin de favori birası ve onun özel talimatıyla üretiliyor.

Atatürk Orman Çiftliği ve bira fabrikasının Atatürk’ten sonraki hikayesi ise kabaca şöyle: Atatürk, bütün çiftlikleriyle birlikte Orman Çiftliği’ni ve içerisinde bulunan bira fabrikalarını 1937 yılı içerisinde Hazine’ye bağışlıyor.

Bira fabrikası 6 Temmuz 1939 tarihinde 3697 sayılı Kanun ile; bira fabrikası bina ve arsası, fabrika dahilinde biraya ve binadan başka imalata mahsus bütün araç-gereç, bira fabrikasına ait memur, müstahdem ve işçilere ait olan fabrika dahilinde ve haricindeki demirbaş eşyalar, alet ve mallar TEKEL Genel Müdürlüğü’ne devrediliyor. Bira fabrikasının 1939’da TEKEL Genel Müdürlüğü’ne devredilmesi ile Çiftlik tarihinde ilk toprak kaybı ve giderek küçültülme süreci başlamış olup, yine çiftlik tarihinin en önemli gelir kaybının da başlangıcı olmuştur. [Kaynak için: Yalçın Bayer]

Bu devirle birlikte Atatürk Orman Çiftliği Müdürlüğü’nün yasal tasarruf hakkı elinden alınıyor. Şu anki yasal tasarruf hakkı ise Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’nda. Günümüzde 5659 sayılı Atatürk Orman Çiftliği Müdürlüğü Kuruluş Kanunu’na göre yönetilmekte olup, aynı kanunun 10. maddesinde yer alan “Atatürk Orman Çiftliğinin bu kanunun yayımı tarihindeki sınırları içinde bulunan gayrimenkullerin gerçek veya tüzel kişilere devir ve temliki ve kamulaştırılması özel bir kanunla izin alınmasına bağlıdır.” ifadesiyle yetki TBMM’ne verilmiştir.”

Bu yazıdaki bilgiler buraya kadar. Güzel başladık ama hüzünlü bitirdik. “Salvator nedir, ne değildir” derseniz, sizi buraya alalım: Salvator. Şimdiye kadar, Avrupalı Düklerin, Baronların ve Kontların kol gezdiği yazılarla sizlerle birlikte oldum. “Yok Dük böyle dedi, Baron da beyle yaptı” filan… Bu sefer de bu topraklardan çıkan en güzide insanın hayatındaki çok ufak bir dönemi, dilim döndüğünce sizlere aktarmaya çalıştım. Bence blogun hem en değerli, hem de en zor yazısıydı. Umarım keyif almışsınızdır.

Güzel günlerde görüşmek üzere…

Not: Yeni bilgi ve belgeler buldukça yazı içerisinde güncelleme yapacağım. Bu yöndeki tüm katkılarınızı bekliyorum. Yorumlar ya da anasayfadaki mail adresi yoluyla bana ulaşabilirsiniz.

 

11 Comments

  1. Aq yerinede amk desek daha mı iyi olur, yazı oldukça keyifliydi bu arada teşekkürler.

    • Bira Sevdası says:

      Böylesine güzel detaylara takılan okuyuculara sahip olmak harika 🙂 Sizi kırmayıp bir tanesini amk yapıyorum hemen. Tek derdimizin bu olduğu günler dilerim.

      • Cemo Pilsner says:

        amk aslında fazla çağrışım yapıyor ve söylenmek istenmeyen esas özneyi açıkça barındırıyor.
        AK. pek kullanılmasa da mantıken en uygunu gibi. Hem Türkçe kısaltma kurallarına da uygun. Çağrışımı da çok yakışan bir yere gidiyor aslında. .
        İnsanın küfredesi geliyor… 9

  2. Aykut Hacıoğlu says:

    Her yönüyle muhteşem bir yazı olmuş. Gerek konunun yeterli derinlikte işlenmesi, gerekse kullanılan üslubun samimiliği olaya çok ayrı bir boyut kazandırmış. Bu bilgileri bizlerle buluşturduğun için teşekkür ederiz.

    • Bira Sevdası says:

      Çok teşekkür ederim Aykut’cum. Böyle güzel bir yorum okumak beni çok mutlu etti ve beğenmene çok sevindim. Bu güzel ve motive edici yorumların (ve zaman ayırıp okuduğun için) asıl ben teşekkür ederim.

  3. Kibarlardan kasıt entellektüeller olsa gerek.

  4. Uzun süredir okuduğum en keyifli yazılardan biriydi, eline sağlık

    • Bira Sevdası says:

      Çok teşekkür ederim Murat Bey. Beğenmenize sevindim.

      Geç cevap için de kusuruma bakmayın.

  5. Şimdi ise topumcak “haram-helal” tartışmalarına takılıp kaldığımızdan hiç bilmeyen, hiç okumamış insanlar bira fabrikası kurdurttu diye Atatürk düşmanı oluyor.

Leave a Reply

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*